Öküzün Ressamlığı

“Of, of. Bu da olmadı. Ne zaman Pablo Picasso gibi güzel resim çizeceğim? Asla! Çünkü o bir deha. Ben de keşke bir deha olabilsem. Ama ben daha kırlarda otlayan bir öküzün resmini bile çizmeyi beceremiyorum. Aman boş versene, gören de deli sanacak. Haha. Kendi kendime konuşup duruyorum.”

Beş dakika boyunca resmime baktım. Sonra da öfkeyle paletimi tuvalin altındaki yere asıp çantamdan gazozumu çıkardım. Sandviçimi de aldım ve sandalyeye oturup yemeye başladım. Yerken de bir yandan resmime bakıyordum. Daha aradan iki dakika geçmeden resim çizemediğim için sinirlerim bozuldu ve birden yerimden fırladım. Sandalyemi resmimin zıt yönüne doğru çevirdim ve sakin olmaya çalıştım.

Biraz sonra arkamdan bazı seslerin geldiğini işittim. Hışımla arkamı döndüm. Bir de ne göreyim! Öküz, kuyruğu ile paletteki bütün boyaları karıştırıp, kuyruğunu resmin üzerinde gezdiriyordu. Aslında renklerin karmaşası güzel bir görüntü oluşturmuştu.

Bu fırsat hiç kaçırılır mı? Resmimi alıp kasabaya koştum. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum:

– Resmime bakın! Resmime bakın, diye. Eee, neredeyse herkes elli yaşlarında bir adamın, yollarda elinde bir resim ile koşmasına hayret edip, peşimden geliyorlardı.

Kasabanın meydanına gelince durdum. Kalabalığın önünde resmimi kaldırıp “İmza isteyen var mı?” diye bağırdım.

Yıllardır bu anı bekliyordum. Etraf çok kalabalık değildi ama ben yine de imzamı attım.

 

Fareye Kanan Tavuk

Fareye Kanan Tavuk

Günlerden bir gün, bir tane çiftlikte bir fare ve kümeste bir tane de tavuk varmış. Bu tavuklar üç günde bir yumurtlarmış. Bir de çiftlik sahibinin oğlu Kağan yumurta toplamayı çok severmiş. Kağan’ın bir tane de sepeti varmış. Her gün yumurtaları bu sepete doldurur, sonra da yumurtaları evine götürürmüş. Kahvaltıdan sonra da sepeti tekrar kümesin kapısının önüne koyarmış.

Bir gün fare, anne tavuğu kandırıp onu kümesten dışarı çıkarmış. Anne tavuk kuluçkada yattığı için dışarı çıkmak istememiş ama farenin ısrarlarına dayanamayıp dışarı çıkmış. O sırada Kağan içeri girmiş ve yumurtaları almış. Aslında yanlış yumurtaları almış. Yani içinde civciv olan yumurtaları almış. Evinin yolunu tutmuş. İki dakika sonra da anne tavuk kümese geri dönmüş. Bir de bakmış ki bütün yumurtaları gitmiş. Kümesinde üzgün üzgün oturmuş.

Fare de, Kağan’ın kümesten çıktığını görünce onu izlemeye başlamış. Kağan evine varmak üzereyken fare, hassas kulaklarıyla “cik cik, cik cik” diye sesler duymuş. Ama Kağan bu kadar hassas kulaklara sahip olmadığı için bu sesleri duyamamış.

Ve sepetten birer birer civcivler atlamaya başlamış. Kağan çok yorulduğu için civcivleri görmemiş. Fare civcivleri görünce hemen evine koşmuş. Çünkü civcivler ona zarar verebilirmiş.

Toplamda on tane civciv koşarak annelerinin yanına gitmiş. Anne tavuk yavruları görünce çok mutlu olmuş ve bir daha başkalarına kolay kolay kanmamış.

 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 1 : Deniz

 Deniz o sabah çok heyecanlıydı. Bir an önce saatin on iki olmasını istiyordu. Çünkü bilim fuarında arkadaşları (2×2 takımıyla) bul
uşacaktı. Deniz 2×2’nin başkanıydı. Hızlıca kahvaltısını yaptı ve giyindi. Sonra sırt çantasını hazırlamaya başladı. Kız, çanta hazırlamak konusunda çok özenliydi. Çantasının içinde acil durum spreyi, uzun kalın bir halat ve bir matara su da vardı. Daha ne olabileceğini siz düşünün 🙂

Deniz, nişan almakta çok yetenekliydi. Bu yüzden yapmayı sevdikleri arasında ok atmak da vardı. Maceralı şeyleri yapmaya bayılıyordu. Daha önce 10 metrelik bir tırmanma duvarına tırmanmıştı. Çok korkmuştu. Ama o zaman 8 yaşındaydı, şimdi ise 10 yaşında.

Deniz hızlıca hazırlanıp evden çıktı. Otobüsle bilim fuarına gitti.


DEVAMINI OKU – BÖLÜM 2 : Sedef


 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 2 : Sedef

O sabah normal bir sabahmış gibi kalktı. Saate baktı. Saat 10’du. Sedef asla bir yerlere geç kalmayı sevmez. Özellikle arkadaşlarıyla buluşacaksa hiç sevmez.

Hızlı giyinmeye çalıştı. Neden mi? Çünkü Sedef dış görünümüne önem veren bir insandı. Kocaman bir gardrobu ve içinde bir sürü kıyafeti vardı. Bazen ne giyeceğine karar veremez, bütün giysilerini denedi. Ama biraz kurnazdı. 8 yaşında olduğu için grubun en küçüğüydü. Bu yüzden şirin bir çocuk elbisesi giydi. Belki daha küçüğüm diye bir bahane uydurup Ahmet’in emirlerini dinlemek zorunda olmazdı. Bu sefer hızlıca giyinip çantasına bir tane roman koyduktan sonra evden çıktı.

Sedef evlerinin yakınındaki büfede Melih’i bekliyordu. Melih’le yakın oturuyorlardı. Onları bilim fuarına Melih’in abisi bırakacaktı.


DEVAMINI OKU – Bölüm 3 : Melih


 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 3 : Melih

Sabah saat 9’da yataktan sıçradı. Normalde 8’de kalkması gerekirken 9 da kalkmıştı. Melih uyku düzenine önem veren bir çocuktu. O da Sedef gibi kitap okumayı çok severdi. Ama giyinirken dış görünüşüne değil, hava durumuna bakardı. Bu yüzden hızlıca hazırlandı. Matematiği 9 yaşındayken 80’di. Şimdi 11 yaşındaydı ve Matematiği 100. Grubun en büyüğü olduğu için Ahmet, Melih’i kıskanıyordu.

Hemen hazırlandı. Çantasına genellikle arkadaşlarının getirmeyi unuttuğu şeyi (cüzdan, içi para dolu) yanına fazlasıyla aldı. Tahminine göre arkadaşlarına öğle yemeğini yine o ısmarlayacaktı! Son bir yıldır yemekler Melih’ten soruluyordu.

1 litre su aldıktan sonra hemen evden çıktı. Ağabeyiyle beraber Sedef’i büfeden almaya gittiler.


DEVAMINI OKU – Bölüm 4 : Ahmet


 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 4 : Ahmet

Saat 11:30’da kalktı. Hazırlanması beş dakika bile sürmedi. Ama yanına Game Pad’ini da almayı unutmadı. Gece yarısında hala bilgisayarda oyun oynuyordu. Neredeyse tek yaptığı şey, bilgisayar oyun, oyun ve oyun. Biraz şımarık bir yapısı vardı. Kuzeni Sedef’e hiç benzemiyordu. Zaten grubun ismi 2×2 olsun diye Deniz Ahmet’i gruba zorla almıştı. Ama iyi yanları da vardı. Çözüm bulmakta ustaydı. Tembel olmasa aslında çok iyi bir insandı.

Hemen metroya binip bilim fuarına gitti.


DEVAMINI OKU – Bölüm 5 : Bilim Fuarı


 

 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 5 : Bilim Fuarı

Deniz, bilim fuarına geldiğinde daha arkadaşlarından hiçbiri gelmemişti. Deniz geç kalmadığına çok sevinmişti. Oradaki kırmızı banka oturdu ve Melih’i aradı.

– Neredesiniz? diye sordu.

Melih:

– Bilim fuarının ön kapısındayız, dedi.

Ardından Sedef, Melih’in elini bıraktığı gibi hızla koşmaya başladı. Melih’in ödü patladı. Hızlıca Sedef’in peşinden koşmaya başladı. Ama kız o kadar hızlı koşuyordu ki aralarında beş metre vardı. Melih aniden Sedef’i kaybetti. Korkuyla sağına soluna bakmaya başladı. Kalbi, Sedef’i kaybetme korkusuyla yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu.  Sonra üç metre ötesindeki bankta Sedef’i, Deniz’in kucağında otururken gördü. Melih düşüncelere dalmış kırmızı banka bakıyorken, kızlar aynı anda, “Melih” diye bağırdılar. Melih’in içi rahatladı. Arkadaşlarının yanına banka oturdu. Bankta otururken Sedef romanını okudu, Deniz ve Melih de içeride ne görebilecekleri hakkında konuştular.

Yarım saat sonra Ahmet ağır ağır yürüyerek bankın yanına geldi.

Sedef:

– Çok şükür kaplumbağa Ahmet de gelebildi, dedi.

Ahmet önemsemez bir tavırla:

– Ha, ha, haaa! dedi.

Sedef ile Ahmet laf atışması yaparken, Deniz’in gözü yan bankta oturan dedektif kıyafetli adama kaydı. Adam çocuklara kulak kabartıyor, sonra da defterine bir şeyler yazıyordu.

Deniz adama pek aldırmadı.

Bilim fuarı, Sedef ve Ahmet’in pek ilgisini çekmediği için Sedef o kırmızı bankta oturup romanını okumaya devam etti. Ahmet isi ne yapabilirdi ki? Yakında bir internet cafe bulup orada biraz takıldı.


DEVAMINI OKU – Bölüm 6 : Gizemli Adam


 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 6 : Gizemli Adam

İçeride de o adam onları takip ediyordu. Deniz adama sinir oldu. Melih ne zaman bir şey söylese adam hemen not ediyordu. Bir ara kaygan bir yoldan geçerlerken adam “Gümm!” diye düştü. Deniz içinden derin bir “Oh!” dedi. Melih’in de gürültüden ödü koptu.

Deniz yere eğildi, bağcığını bağladı. Ardından Melih’i kolundan tuttuğu gibi dışarı çıkardı.

Dışarı çıkınca Melih, Deniz’e sinirlenmişti.

–  O kadar sıra bekleyip içeri girdik. Neden şimdi dışarı çıktık?

– Çünkü o adamı sen de gördün. Defterine sürekli bir şey yazıyordu. Ama biz susunca o da bir şey yazmıyordu. Bu yüzden şüphelendim. Şansıma adam yere düştü. Ben de bağcığımı açıp yeniden bağladım ve ayağa kalkarken defterini aldım.

– Pekiyi ya defterde ne yazıyor o zaman?

– Ona da kulübede bakarız.

Melih, Ahmet’i aradı. Sonra da Sedef çığlık atarak yerinden fırladı. Melih; “Ne oldu?” dedi.

– Bank aniden titredi, dedi küçük kız.


DEVAM EDECEK


 

Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun!

4 KUZEN TAKIMI

BÖLÜM 1 – ORMAN

– Ecem, hadi gel, korkak olma!

– Be-benn ko-ko-korkak değilim. Sa-sadece ormanları sevmiyorum. A-ayrıca se-sende bazı şeylerden korkuyorsun Deniz.

– Sana boşuna demedik biz de gelelim diye Ecem.

Dört kuzen, gece evden kaçıp ormana gelmişlerdi. Çünkü Deniz telefonunu sabah ormana pikniğe gittiklerinde kaybetmişti. Onu bulmaları gerekiyordu.

– Mehmet, Ali  ve Ecem, hanginiz telefonunu yanına aldı?

– Ben aldım, dedi Mehmet. Aralarında en cüsseli olan oydu.

– O zaman benim telefonumu çaldır!!!

– Tamam, sakin ol, dedi Ali. Ses şuradaki labirentten geliyor.

– Deniz, bu arada Ecem nerede? dedi Mehmet, ikizinin kaybolmasından korkarak.

– Buradayım, diye tırsmış bir ses geldi.

Hemen ardından labirente girdiler.

– Sakın birbirimizden ayrılmayalım. Şimdi yoklama yapacağım.

– Mehmet!

– Burada!

– Ali!

– Burada!

– Ecem!

Cevap yok. O sırada önlerindeki çıkmaz duvarda kocaman bir dikdörtgen belirdi. Bu dikdörtgen o kadar parlaktı ki, Mehmet bile gözlerini açamadı. O sırada biri yere yığıldı. Ama çok aydınlık olduğu için onun kim olduğunu bilemiyorlardı.

Dikdörtgen geldiği gibi kayboldu. Deniz’in el fenerini yere doğrultup çığlık atması bir oldu. Çığlık atmasıyla Ali ve Mehmet yerlerinden sıçradılar. Onlar da yere bakınca Mehmet:

– Olamaz, dedi.

Ecem, toz toprak içinde yerde yatıyordu. Ali hemen Ecem’i doğrulttu ve;

– Galiba bayılmış, dedi.

On beş dakika sonra Ecem iniltiler çıkararak uyandı. Mehmet;

– İyi misin? diye sordu. Kız cevap verdi;

– İyiyim. Bir çukura düşmüştüm. Sonra çok parlak bir üçgen belirdi ve beni içine çekti. Kendimi aşağıya düşüyor gibi hissettim. Sonra beyaz zırhlı bir şövalye mavi, tıpkı elmas gibi parlayan bir kılıçla bir dikdörtgen çizdi. Çizerken ben galiba bayılmışım.

BÖLÜM 2 – BU NE BÖYLE?

– Ali, neredesin? dedi Deniz.

– Bir türlü bir arada duramıyoruz!

– Benim karnım gurulduyor.

– Bebek gibisin Ecem!

– Sinirlenme Deniz.

İşte Mehmet cümlesini bitirdiği anda, ağaçlardan en büyüğünün üstünde bir daire belirdi.

– Yine mi? dedi Deniz.

O sırada beyaz zırhlı, parlak elmas gibi bir kılıcı olan şövalye üç çocuğu tuttuğu gibi dairenin içine çekti.

– İmdat! dedi Deniz. Ardından etraf çok karanlık olduğu için hepsi gözlerini kapattı.

Mehmet gözünü açtığında kendisini bir yarasanın üzerinde buldu. Var gücüyle bağırmak istedi ama tir tir titrediği için  beceremedi. Deniz’i uyandırmaya çalıştı.

Deniz gözünü açtığında, “Ne oldu?” diye sordu. Mehmet yan taraflarındaki yarasanın üstünü gösterdi.

Eren gözünü açtığında zırhlı şövalyenin kucağında olduğunu gördü. Kalktığında ise bir yarasanın üstünde olduğunu anladı.

– Neredeyiz biz? diye zırhlı şövalyeye sordu.

– Devler ülkesinin en ıssız adasındayız.

Ardından yandaki yarasa onlara doğru yaklaştı ve zırhlı şövalyeyle birlikte yarasaya atladılar.

BÖLÜM 3 – GİZEMLİ ADA

– Burada başka canlı var mı?

– Nerede uyuyacağız?

– Ali nerede?

– Buradan nasıl kurtulacağız?

– Ben çok acıktım!

Diyordu 3 kuzen. Her kafadan ayrı ayrı ses çıkıyordu.

– Tamam, yeter! dedi zırhlı şövalye. Burada başka canlı yok ama ölü var!

– Neee! diye bağırdı üç kuzen.

– Ali’yi kara şövalye çaldı. Buraya onu kurtarmaya geldik.

– Ve burada ölüler olduğu için ölü yiyecekleri var.

Ardından şövalye bir kare çizdi, sonra tek tek içine atladılar.

Kendilerini bir geminin içinde buldular. Karşılarında yine aynı ada vardı.

Gemi yavaş yavaş batmaya başladı. Şövalye:

– Olamaz,  deyip bir daire çizdi ve yine adadalardı.

– Buradan kurtuluş yok, dedi şövalye.  Mehmet çantasından 4 tane elma çıkardı. Kuzenlerine verdikten sonra Ali’nin hakkını da şövalyeye verdi. Şövalye teşekkür etti. Suları yoktu, evleri yoktu. Ama şövalye bir ağacın tepesine çıkıp havaya büyük bir ev çizdi. Sonra ev birden belirdi. Sonra bir fıçı çizdi ve içine de su çizdi. Ve;

– Bunlarla idare edelim. Bir, iki gün sonra size güçlerinizi öğreteceğim, kara şövalyeyi yenmemiz gerekiyor.

Üç kuzenin ağızları kulaklarına vardı.

DEVAM EDECEK!

Prenses Benkıs

Gözlerimi açtığımda etrafımda bir sürü mantar vardı. Ama içlerinde en hoşuma gideni çok süslü bir mantardı. Sonra o süslü mantar yanıma yaklaştı ve beni havaya kaldırdı.

– İşte prensesimiz, dedi.

Çok heyecanlanmıştım.

Şimdi ise 18 yaşımdayım. O zamandan beri babamı hiç görmedim.Acaba o nasıl biriydi? Annem ona benzediğimi söyler. Babamı annemler yeni evlendiğinde olan bir savaşta kaybetmişiz. Savaşta 15 tane karga bize saldırmış. Kargaların elebaşı babamı kaptığı gibi götürmüş…

Yarın hayatımın en önemli yarışması var; Güzellik Yarışması. Babam ile annem bu yarışmaya katılmışlar. Ve bütün mantarlar arasından en güzeli babam seçilmiş.

Sabah erkenden kalktım. 4 yıldım yaşım tutmadığı için bu yarışmaya giremiyordum. Ama bu yıl girdim. Hemen hazırlanıp otobüse bindim. Prenses olduğum belli olmasın diye üstüme siyah pelerinimi giyip kapşonumu yüzüme kapatmıştım.

Yarışmaya gelince hemen elli birinci kartı alıp yerime geçtim. İlk sekiz turu da geçtim. Dokuzuncu turu da çok zor geçtim. Sıra onuncu tura gelmişti. Bu final demekti. Sadece KaraMan ile ben kalmıştım. KaraMan siyah bir mantar olduğu için makyajını da siyah yapıyordu. Ama gerçekten çok güzeldi. Onu çok kıskandım. Biri bana dokunsa ağlayabilirdim. Yarım saat sonra içeri ProMan girdi. Meğerse KaraMan hile yapıp üzerine güzellik iksiri dökmüş. Böylece yarışmayı ben kazanmıştım 🙂

Tavşan Taki

 

O gün hava çok sıcaktı. Taki, Mırnav ve Lala ile oynuyordu. Sonra Mırnav’ın arkadaşı Kake gelince, Mırnav Kake’yle oynamaya başladı. Ardından Lala;

– Eyvah, şimdi köy okulundaki öğrenciler çıkacak. Koş Taki, dedi. Taki de:

– Ne olacak ki, diye yanıt verdi Taki. Ardından zil çaldı. Çocuklar Taki’yi fark etmeyip üzerine koşmaya başladılar. Taki de korktuğum için kaçamadı. Çocuklar Taki’yi   tekmelediler. Meğerse Minik’de onları uzaktan gözlüyormuş. Koştura koştura Lala’nın yanına geldi. Ve;

– Taki’nin başı dertte! Biri Taki’yi tekmeledi, dediği zaman, Lala:

– Nerede, diye sordu.

– Okulun kapısının önünde.

– Teşekkür ederim Minik. Sen burada bekle. Ben Taki’ye yardım etmeye gideceğim.

Lala, saklana saklana okulun kapısının önüne gitti ve bir kız çocuğunun Taki’yi alıp kendi evine götürdüğünü gördü. Taki, yarı uykulu yarı bayılmış bir şekilde duruyordu. Ardından kız koşarak eve gitti. Lala Taki’ye bir şey olabilir korkusuyla titremeye başladı.

Kız, Tavşan Taki’yi eve getirdiğinde annesi;

– İyi yapmışsın. Hayvanlara yardım etmek güzel bir şey, dedi ve kız annesiyle birlikte Taki’nin yaralı bacağını sardı. Sonra bir kutunun içine bebek battaniyesi serip tavşan Taki’yi kutuya koydular. Kutuyu da sobanın yanına koydular. Ve her gün bacağını kontrol ettiler.

Bir hafta sonra Taki iyileşmişti. Tavşan Taki koşa koşa Lala ve Minik’in yanına gitti. Ve olanları anlattı. Bundan sonra mutlu yaşadılar.

Arabadaki Leylek

Leylek yolda iki tekerlekli bir araba gördü. Sonra arkadaşı ve kardeşi bu leyleğin yanına geldiler. Ardından onlar da arabayı fark etti. Leyleğin kardeşi arabaya bindi. Ama bir sorun vardı. Araba dik durmuyordu. Leyleğin kardeşi çok üzüldü. Çünkü uzun bir yoldan geliyordu. Çok yorulmuştu. Leyleklerden biri de arabanın dik durmadığını fark etti. Bunu diğer leyleğe açıkladı ve beraber bir karar aldılar. Büyük olan iki leylek küçük leyleği arabayla götürecekti. Hemen arabayı sürmeye yani ittirmeye başladılar. Küçük olan çok mutluydu. Çünkü hem etrafı izliyor, hem oturuyor, hem de yolculuk ediyordu.

Bir süre sonra varmaları gereken yere vardılar. Ama küçük leylek hiç yorulmamıştı. Onu arabayla buraya kadar getiren abisine ve arkadaşına teşekkür etti. Bütün leylekler bu olay sayesinde birlikten kuvvet doğduğunu anladılar.

İsraf ve Tutumluluk

“İsraf ve tutumluluk nedir?” diye sorulduğunda benim aklıma, “bir günde acaba kaç tane şeyi israf edebiliriz?” diye bir soru geliyor. Bir saymayı deneyelim; sabah kalkıyoruz, kahvaltı yapıyoruz, okula gidiyoruz, ders işliyoruz, öğle yemeği yiyoruz, eve gidiyoruz ve akşam yemeği yiyoruz.

Bu saydıklarım içinde bazı şeyleri israf edebiliyoruz. Mesela kahvaltıda yiyecekleri israf edebiliyoruz.

“Peki ya bir günde ne kadar tutumlu olabiliriz?”

Gün içinde neredeyse her şeyi israf ediyoruz. Ama bilinçli olursak ne kadar az israf edersek, o kadar da tutumlu olabiliriz.

En önemli israflarımızdan biri de zaman israfı. Örnekle anlatalım; Ben bir ekmeği çöpe atarsam çiftçilerin emeğini, değirmencinin emeğini, babamızın ve annemizin ekmek yiyelim diye uğraşıp kazandıkları parayı çöpe atmış olurum.

Kısacası bilinçli olup hiçbir şeyi israf etmeyelim. İsraf edenleri uyaralım. Daima tutumlu olalım.

İki Ayağını Bir Pabuca Sokmak

Benim adım Asya. Sakın “Asya kıtası” diye düşünmeyin. Ben 11 yaşındayım.

Sabah erkenden kalktım. Annem uyandırdı. Nedenini sordum. Ellerini kızgınlıkla beline koydu ve “Okulun ilk günü.” dedi, kardeşim Leylak’ı uyandırmaya gitti.

Leylak bir çiçek ismiymiş. Bunu beş yaşımda öğrenmiştim. Ama arkadaşlarım hala Leylak’ın ne olduğunu bilmiyorlar.

Hızlıca hazırlandım. Kardeşim Leylak’la kahvaltı yaptık. Dişlerimizi fırçaladık. Tam “İşim bitti.” diye düşündüğümde servis aradı. O anda ne kadar ofladığımı bilmiyorum. Hemen kardeşimle servise indik.

Okulda sınıfımızın kapısında “iki ayağını bir pabuca sokmak” deyimi vardı. Anlamını okuyunca annemin bu sabah bu deyimi uyguladığını anladım. Anlamı : Birini, bir işi hemen yapması için çok sıkıştırmak.

Okulda ilk günüm boyunca bu deyimi düşündüm.

Eve gidince anneme hemen bu deyimi anlattım. Annem, “Haklısın galiba, biraz öyle oldu.” dedi. Ben de bir deyim daha öğrenmiş oldum.

Üzgün Ceket

Bir mağazanın vitrininde duruyordum. Üzerimdeki resimde gökkuşaklarından arabalara kadar her şey vardı. Ama ilk günümde kimse beni almak istemedi. Ben biraz üzüldüm.

İkinci gün güzel bir kadın beni eline aldı ve incelemeye başladı. Yüzünde bir gülümseme vardı. Galiba beni beğenmişti. Biraz daha alışveriş yaptıktan sonra beni kasaya götürdü.

Güzel kadın, “Hediye paketi yapabilir misiniz?” diye sordu. Kasiyer, “Evet, yapabiliriz.” dedi.

Hemen ardından etiketimi çıkarıp beni süslü bir pakete koydu. Her yer karanlıktı, bu yüzden hiçbir şey göremiyordum.

Birkaç saat sonra çocuk çığlıkları duydum.  “Aç, aç” diye bağırıyorlardı. O anda bir çocuğun doğum gününde olduğumu anladım.

En sonunda paketten çıkarıldım. Doğum günü meğerse ormanda kutlanıyormuş. 6 yaşındaki bir kız çocuğu beni eline aldı. Annesine götürdü. “Aslı yengem bunu bana almış. Ama işi olduğu için gitti.” dedi. Ardından köpek kulübesinin yanında duran hediyelerin arasına beni koydu. Arkadaşlarıyla top oynamaya gitti.

Aniden köpek benim kolumdan tutup kulübesine aldı.Çok korktum. Çünkü çamurlanmıştım.

Bir saat sonra doğum günü partisi bitti ve beni o çamurun içinde unuttular. Artık her zaman üzgündüm…

Kim bilir, ormandaki  köpek kulübesinin içindeki çamurlu o ceket belki de hala oradadır.

Bölüm 1 – Hayatımdaki Gerçekler

Bugün de her gün olduğu gibi benimle “Vampir Aleyna Gece ” diye konuştu sınıf arkadaşlarım. Aklınızdaki soruyu biliyorum “Neden vampir?“ diye düşünüyorsunuz. O zaman açıklayayım: Vampirlerin sahip olduğu gibi köpek dişlerim uzun ve diğer dişlerime göre büyük. Aynı zamanda (Neden bilmiyorum) babam gündüz çalışmak yerine GECE mesaisi yapıyor.

Her zamanki gibi eve koşarak gittim. Arkadaşlarımın alaylarını unutmak için bir spor arabayla yarıştım ve kazandım.

Eve vardığımda babam bana ne olduğunu sordu. Bende her zamanki gibi arkadaşlarımın benimle vampir diye dalga geçtiklerini söyledim. Ama babam önceki durumlarda verdiği cevabı vermedi. Her zaman “Onların dediğine kafayı takma.” derdi. Ama bu sefer “ Ah Aleyna, ne kadar da çabuk büyüyorsun. Gel kafeye gidelim. Orada sana anlatırım.” dedi ve “Ben hazırlanacağım. Ne olur ne olmaz bavulunu da hazırla.” diyerek odasına gitti. Böylece beni kafamda büyük bir soru işaretiyle salonda bıraktı.

Birkaç dakika sonra kafamdaki büyük soru işaretiyle odama gittim. Acaba gerçekten vampir miydim? Bunu anladım da neden bavulumu hazırlıyorum? Acaba taşınıyor muyuz? İnşallah öyledir. Çünkü arkadaşlarımdan falan bezdim artık.
Babam çoğu zaman böyle garip davranır. Ama bu sefer bence ciddiydi. Hemen odama gittim. En sevdiğim elbise olan uzun gece mavisi elbisemi giydim. Bavuluma birkaç parça kıyafet , yarasa şeklinde el fenerimi ve ilk yardım malzemesi aldım. Nedense içimden bir ses almamı söylüyor. Bu yüzden ilk yardım malzemesi aldım.

Salona geri geldiğimde babam çoktan hazırdı. “Haydi gidelim.” dedi. Ben de olur diye cevap verdim. Ama kafeye yürürken babamın elinde bavulunun olmadığını gördüm. Tam babama neden bavul almadığını soracaktım ki babam “İşte geldik” dedi. Bende sormaktan vazgeçtim. Çünkü hemen neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Babam “ Bak ne diyeceğim. Sana olanları göstererek anlatsam daha iyi olacak. O zaman kafe yerine lunaparka gidiyoruz.” dedi. Olanlara bir anlam veremiyordum. Acaba vampir olmakla – ki vampir olmanın konu ile bir ilgisi var mı onu bile bilmiyorum- lunaparkın ne alakası var?

Babamla bir banka oturduk. Bir süre sonra babam “Bu seni çok zorlayacak bir konu. Bu yüzden büyümeni bekledim Aleyna. Aslında bu dünyada sadece seni iki kişi önemsiyor olabilir. Orada,benim ve uzun zaman önce taşınan annenin buluşları sayesinde, tanınan ve önemsenen birisin. Anneni özlemiş olmalısın. Onunla yakında beraber olacaksınız. O da seni çok özledi ama senin iyiliğin için özelliklerinin gelişmesini bekledik.” Benim annem gerçekten beni düşünüyor muydu? Küçükken neredeyse her seferinde kapı çaldığında “Anne geldi.” diye kapıya koşuyormuşum ve hiçbir zaman gelmiyormuş. Hâlâ gelmedi. Onu kaybettiğimizi sanıyordum. Meğer beni babamla bırakıp gitmiş, bizi terk etmiş. ”Yani o bizi terk etti ve beni çok özledi. O zaman neden çok özlediği halde hiç gelmedi” diye sitem ettim. “Tüm soruların cevabını öğreneceksin zaten Aleyna. Hadi gel. Taksi geldi.” dedi babam. Ve taksiye bindik. Babam bu sefer takside benimle birlikte arkaya oturdu.

Taksiden inince babam “İşte geldik” dedi on yıldır terk edilmiş lunaparkı göstererek. Burada mı bana göstererek anlatacaktı? ”Neden buraya geldik?” diye babama sordum. Babam cevap vermedi ve “Hadi gel Aleyna, bu taraftan.” dedi. Ama gittiği taraf, her önünden geçince içimin ürperdiği korku tünelinin girişiydi. “Peki” diye korkarak cevap verdim. “Gerçekten korkuyor musun Aleyna?” babama korkakmışım gibi görünmek istemedim. Çünkü belki benim çok korktuğumu düşünüp vazgeçebilir. Yine de yalan söylememek için “biraz” cevabını verdim. Aslında çok heyecanlıyım.

Babam tünelin başındaki vagona oturdu. “Haydi gel yanıma. Bu tünel özel bir tünel. Aslında bazı korkunç yerleri var ama bence sen cesaretli ve cesursun” dedi. Bana da kafamı evet anlamında sallamak kaldı. Çünkü çok korkuyordum. Vagonda babamın yanına iyice sokuldum.

Vagon gıcırdayarak hareket etti. Ben nefes almaya bile korkuyordum. Çünkü karşımıza ne çıkacağı belli olmazdı. Ne de olsa on yıldır kimse buraya girmemişti. Aslında belki birileri gelip buraya kaçak girenler için tuzak hazırlamış olabilir. Acaba babam da korkuyor mudur? Babamın yüzüne baktım. Babamın yüz ifadesi, sanki burası onun eviymiş gibi bir ifadeydi.

Havadan ikide bir örümcekler aşağı düşüyordu. O kadar karanlıktı ki o örümceklerin gerçek olup olmadıklarını bilmiyordum. O sırada kafamdan aşağı bir bardak kadar su döküldü ve ben çığlık attım. “Ne oldu Aleyna? Etraf çok mu karanlık geldi?” diye sordu babam. “Hayır baba, üstüme neredeyse bir bardak su döküldü” “Demek ki bu sefer sana döküldü. Bu su olayı da korku tünelinin bir parçası” dedi babam.

Korku tünelinin ortalarına doğru vagon durdu. Kalbim “Güm Güm ” diye atıyordu. O kadar sessiz bir ortamdı ki kalbimin atışını bile duyabiliyordum.

Babam “Haydi inelim” dedi ve vagondan indik. Duvarı elleriyle aramaya başladı. “İşte burada, elini buraya koy Aleyna.” El fenerimin yardımıyla duvardaki el şeklindeki yere elimi koydum. Koyar koymaz duvardan “Kişilik testi olumlu, Vampirya ‘ya hoş geldiniz” diye bir ses geldi ve duvar sağa doğru kaymaya başladı. Ben hemen birkaç adım geri çekildim ve “Ben bir vampir miydim! Ama gün ışığı beni etkilemiyor, nasıl?” diye bağırdım. Aslında şu an hayatımın en güzel anı olabilir. Karşımıza otuza yakın merdiven çıktı.

Merdivenlerden iner inmez babamdan önce içeriye koştum.

“Hey, yavaş ol Aleyna. Acelen ne?”

O kadar heyecanlıydım ki “Baba, hem annemi göreceğim hem de belki yarasa olabileceğim. Bunlardan güzel bir şey var mı?”

“Tabi ki de yok Aleyna. İstersen biraz sana etrafı tanıtayım.”

“Olur baba.”


DEVAMINI OKU – BÖLÜM 2 – Vampirya’daki Hayat


 

Seni Tanımak İstiyorum Ya Resulallah

Seni tanımak istiyorum,
Konuşmak istiyorum.
Seni çok seviyorum,
Ya Resulallah.

Dediler ki bana,
Gül gibi kokuyorsun.
Dediler ki bana,
Çocukları seviyorsun.

Öğrendim ben,
Senin ahlakını.
Öğrendim ben,
Senin hayatını.

Beni mutlu ediyorsun;
Çok sevindiriyorsun.
Ahlakını seviyorum,
Ya Resulallah.

Seni tanımak istiyorum,
Konuşmak istiyorum.
Seni çok seviyorum,
Ya Resulallah.

Bölüm 2 – Vampirya’daki Hayat

Vampirya kocaman binaları olan teknoloji harikası bir yer. Bir kaç tane dershane var. Kocaman bir okul var. Buranın adı da Vampirella. “Baba, bu okul adını nereden almış?” “Bu okul adını senden almış. On bir yıl önce sen doğunca senin vampir kimliğine Vampirella, dünya adını da Aleyna koyduk” .

“Baba annem nerede?” “Ben de bu soruyu sormanı bekliyordum. Annen şuradaki uzun binanın en üst katında oturuyor. Benim bir işim var. Sonra görüşürüz.” Çok güzel. Acaba o uzun binanın kapısı nerede?

Tamam, kapıyı buldum ama kapı çok yukarıda. O sırada yanıma bir adam geldi ve bir şeyler mırıldandı. Birden yarasa oldu ve kapıya uçtu. Nasıl yarasa olunur? Dur bir dakika. Burada bir resim var. Resimde ayağı kırık biri ve sağ tarafı gösteren bir ok var. Sağ tarafta bir engelli kapısı olmalı. Hemen sağ tarafa koştum. Orada yerde bir kapı vardı. Kapının eni geniş ve boyu kısaydı. O kapıdan geçebilirsem ancak sürünerek geçebilirim ve ben de en sevdiğim elbise ile yerlerde sürünmek istemiyorum ama galiba zorundayım.

İlk önce yere oturdum, sonra yere yüz üstü yattım. Bunları yaparken beni kimsenin görmemesine dikkat ettim çünkü herkes beni garip bulurdu. Neyse, sürünerek geçtim. Sonra ayağa kalktım, bir de ne göreyim! Binanın içi kocamanmış ve bir sürü daire var ama bununla beraber bir sürü sorun var. Birinci dairenin yanında bir tane daha küçük daire var, şimdi annem en üst katta yaşıyormuş acaba annem hangi kapıda yaşıyor? Büyük kapıda mı yoksa küçük kapıda mı? Acaba annem kaç numaralı dairede oturuyor?

Bu konuyu yukarı çıkınca düşünelim. Etrafta dolaşmaya başladım acaba asansör, en kötü ihtimal merdiven nerede? O sırada birbirleriyle şakalaşan iki üç yarasa geldi ve uçarak sağdaki koridora doğru yönlendiler. Ben de fark edilmemeye çalışarak peşlerinden gittim sonra küçük bir cam kutuya bindiler. Galiba bu cam kutu yarasa asansörüydü. O da ne? Galiba cam asansörün altında bir tutma yeri var! Cam asansör biraz yukarı çıkınca altına tutundum ve yukarı çıktım. O yarasalar en üst kata çıktılar ben de bir alt kata indim. Etrafa bakındım, üst kata çıkmak için bir fikir aradım ve şahane bir fikir buldum. Burada kalıp yarasa olmaya çalışacağım. Evet haydi deneyelim. Kollarımı uçarmış gibi yukarı aşağı yaptım olmadı. Aynı hareketi parmak ucunda yaptım olmadı. Acaba yarasa olmak için ne yapmak gerekiyor? Of! Çok yoruldum. Acaba burada kafeterya var mıdır? Acaba uçmak dışında üst kata çıkmanın bir yolu var mı? Şu anda sinirlerim çok bozuk, ne yapmam gerek bilemiyorum. Kafamda ne kadar çok acaba var!Acaba birinden telefon istesem de babamı mı arasam?Aynen, mantıklı. Haydi o zaman bu kata gelen birilerini bekleyeceğim.

On beş dakika sonra bir vampir bu kata geldi ve ben de fırsat bu fırsat diye düşünüp o vampirin yanına gittim. “Babamı aramak için telefonunuzu alabilir miyim?” diye sordum. “Telefon ne ki saf kız.” dedi. O an şoke olmuştum, buradaki teknoloji ile dünyadaki teknoloji aynı değil mi?

“Siz burada neyle haberleşiyorsunuz?”

“Biz burada vampirtok kullanıyoruz. Ne oldu?”

“Şey, ben buralarda yeniyim. Adım Aleyna, pardon Vampirella. Ben babamı veya annemi arıyordum ama bu kattan çıkamıyorum. Yukarı kata çıkmak için ne yapabilirim?” dedim. Vampir de“ Ah, özür dilerim. Galiba bu binayı bilmiyorsun. Gel sana asansörü göstereyim.” dedi ve yarasa olup uçmaya başladı.

“Şey, ben yarasa olmayı bilmiyorum. Acaba yarasa nasıl olunur?”

“Aslında yarasa olmak için belli bir zamanı beklemen gerek ama işin kötü tarafı her vampir de bunun farklı zamanlarda olması. Bu yüzden yukarı çıkmak için ışi suyunu kullanman lazım. Buralarda yeni olduğuna göre ışi suyunu kullanmayı bilmiyorsundur” dedi vampir. Bende evet anlamında kafamı salladım. Bir suyla nasıl yukarı çıkabilirim?

“ Bak şimdi. Önce bu suyu içiyorsun ve hemen ardından nereye gitmek istediğini söylüyorsun. Bu kadar basit. Bu arada adın neydi?”

“Adım Vampirella”

“Sen o ünlü Vampirellasın!”

“Ben ünlü müyüm?”

“Tabii ki de evet. Bize Vampirella evden çıkmak istemiyor demişlerdi. Ama sen evden çıkmışsın”. O anda gözlerim doldu. Evet, babam bana ünlüsün demişti ama bu kadar da ünlü olacağımı beklemiyordum. Sonra gözlerimden korktuğum için yaşlar dökülmeye başladı. Bende vampirin beni soru yağmuruna tutmasını istemediğim için koşmaya başladım. Ama ben ne kadar koşarsam koşayım vampir peşimden geliyordu. Aslında bu kat labirent gibiymiş.

Sonra hızla sola koştum. Arkama bakarak koşuyordum. O sırada hızlandım ve duvara çarptım. Meğerse bu koridorun sonunda başka bir koridor yokmuş. Duvara çarptıktan sonra başım döndü ve yere düştüm. Kafamı yere çarptım. Ardından “Vampirella” diye seslendi biri ve daha kendisini göremeden gözlerim ağır ağır kapanmaya başladı. Bayılmıştım.


DEVAMINI OKU –  BÖLÜM 3 – Hastane


 

Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun!

Bölüm 3 – Hastane

Uyandığımda hastanede yatıyordum. Başım çok ağrıyordu. Etrafımda kimse yoktu ve her yer karanlıktı. Galiba gece olmuştu. Yattığım yerden doğruldum. Kolumda serum vardı. Doğrulunca canım yandı. Bende geri yattım. O sırada odanın kapısı aralandı. Biri ışığı yaktı. Ben de gözlerimi kıstım. Bu yüzden beni uyuyor sanabilirlerdi. İçeriye iki doktor girdi ve konuşmaya başladılar. Ama doktorların ne dediğini anlamıyordum.

Sonra doktorlardan biri odanın diğer tarafındaki masaya gitti. Diğer doktor da dişine bir şey taktı. Sivri ve beyaz bir şey. Ardından yanıma yaklaştı ve masadaki doktor ona “Başla” diye komut verdi. Ben de daha fazla dayanamayıp gözümü açtım. Yanımdaki doktor da “Demek uyandın. Seni normalde taburcu edecektik ama beyninin çarpma anında hasar aldığını gördük. Bu yüzden sana dişrum tedavisi uygulayacağız. İstersen yarasa olabilirsin. O zaman daha rahat edersin.” Dedi ama ben doktora yarasaya dönüşemediğimi belli etmek istemedim. Cevap vermedim. “Başlıyorum” dedi doktor.

Ve bana gece bandı uzattı. “Al, en azından gözlerini kapat” dedi. Ama benim başım öyle dönüyordu ki, yatağa yığılmamak için kendimi zor tutuyordum. Neyse, gece bandını gözüme taktım. Ve korkumu yenmeye çalıştım. Doktor beni yavaşça yatağa yüz üstü yatırdı. Ayaklarımı dümdüz uzattı. Galiba bu tedavi yöntemi sırttan yapılıyordu.

Doktorun ne yaptığını bilmiyorum ama galiba dişine taktığı şeyi enseme batırdı. Batırdığında canım çok acıdı. Ama kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Sonra doktor batırdığı her neyse onu ensemden çıkardı ve bana “Artık taburcu oldun” dedi ve beni kapıya götürdü.

 


DEVAM EDECEK


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun!
error: Yazılarımı sitemden takip edebilirsiniz, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu gereği yazılarım kopyalanamaz.