BÖLÜM 1 – ORMAN

– Ecem, hadi gel, korkak olma!

– Be-benn ko-ko-korkak değilim. Sa-sadece ormanları sevmiyorum. A-ayrıca se-sende bazı şeylerden korkuyorsun Deniz.

– Sana boşuna demedik biz de gelelim diye Ecem.

Dört kuzen, gece evden kaçıp ormana gelmişlerdi. Çünkü Deniz telefonunu sabah ormana pikniğe gittiklerinde kaybetmişti. Onu bulmaları gerekiyordu.

– Mehmet, Ali  ve Ecem, hanginiz telefonunu yanına aldı?

– Ben aldım, dedi Mehmet. Aralarında en cüsseli olan oydu.

– O zaman benim telefonumu çaldır!!!

– Tamam, sakin ol, dedi Ali. Ses şuradaki labirentten geliyor.

– Deniz, bu arada Ecem nerede? dedi Mehmet, ikizinin kaybolmasından korkarak.

– Buradayım, diye tırsmış bir ses geldi.

Hemen ardından labirente girdiler.

– Sakın birbirimizden ayrılmayalım. Şimdi yoklama yapacağım.

– Mehmet!

– Burada!

– Ali!

– Burada!

– Ecem!

Cevap yok. O sırada önlerindeki çıkmaz duvarda kocaman bir dikdörtgen belirdi. Bu dikdörtgen o kadar parlaktı ki, Mehmet bile gözlerini açamadı. O sırada biri yere yığıldı. Ama çok aydınlık olduğu için onun kim olduğunu bilemiyorlardı.

Dikdörtgen geldiği gibi kayboldu. Deniz’in el fenerini yere doğrultup çığlık atması bir oldu. Çığlık atmasıyla Ali ve Mehmet yerlerinden sıçradılar. Onlar da yere bakınca Mehmet:

– Olamaz, dedi.

Ecem, toz toprak içinde yerde yatıyordu. Ali hemen Ecem’i doğrulttu ve;

– Galiba bayılmış, dedi.

On beş dakika sonra Ecem iniltiler çıkararak uyandı. Mehmet;

– İyi misin? diye sordu. Kız cevap verdi;

– İyiyim. Bir çukura düşmüştüm. Sonra çok parlak bir üçgen belirdi ve beni içine çekti. Kendimi aşağıya düşüyor gibi hissettim. Sonra beyaz zırhlı bir şövalye mavi, tıpkı elmas gibi parlayan bir kılıçla bir dikdörtgen çizdi. Çizerken ben galiba bayılmışım.

BÖLÜM 2 – BU NE BÖYLE?

– Ali, neredesin? dedi Deniz.

– Bir türlü bir arada duramıyoruz!

– Benim karnım gurulduyor.

– Bebek gibisin Ecem!

– Sinirlenme Deniz.

İşte Mehmet cümlesini bitirdiği anda, ağaçlardan en büyüğünün üstünde bir daire belirdi.

– Yine mi? dedi Deniz.

O sırada beyaz zırhlı, parlak elmas gibi bir kılıcı olan şövalye üç çocuğu tuttuğu gibi dairenin içine çekti.

– İmdat! dedi Deniz. Ardından etraf çok karanlık olduğu için hepsi gözlerini kapattı.

Mehmet gözünü açtığında kendisini bir yarasanın üzerinde buldu. Var gücüyle bağırmak istedi ama tir tir titrediği için  beceremedi. Deniz’i uyandırmaya çalıştı.

Deniz gözünü açtığında, “Ne oldu?” diye sordu. Mehmet yan taraflarındaki yarasanın üstünü gösterdi.

Eren gözünü açtığında zırhlı şövalyenin kucağında olduğunu gördü. Kalktığında ise bir yarasanın üstünde olduğunu anladı.

– Neredeyiz biz? diye zırhlı şövalyeye sordu.

– Devler ülkesinin en ıssız adasındayız.

Ardından yandaki yarasa onlara doğru yaklaştı ve zırhlı şövalyeyle birlikte yarasaya atladılar.

BÖLÜM 3 – GİZEMLİ ADA

– Burada başka canlı var mı?

– Nerede uyuyacağız?

– Ali nerede?

– Buradan nasıl kurtulacağız?

– Ben çok acıktım!

Diyordu 3 kuzen. Her kafadan ayrı ayrı ses çıkıyordu.

– Tamam, yeter! dedi zırhlı şövalye. Burada başka canlı yok ama ölü var!

– Neee! diye bağırdı üç kuzen.

– Ali’yi kara şövalye çaldı. Buraya onu kurtarmaya geldik.

– Ve burada ölüler olduğu için ölü yiyecekleri var.

Ardından şövalye bir kare çizdi, sonra tek tek içine atladılar.

Kendilerini bir geminin içinde buldular. Karşılarında yine aynı ada vardı.

Gemi yavaş yavaş batmaya başladı. Şövalye:

– Olamaz,  deyip bir daire çizdi ve yine adadalardı.

– Buradan kurtuluş yok, dedi şövalye.  Mehmet çantasından 4 tane elma çıkardı. Kuzenlerine verdikten sonra Ali’nin hakkını da şövalyeye verdi. Şövalye teşekkür etti. Suları yoktu, evleri yoktu. Ama şövalye bir ağacın tepesine çıkıp havaya büyük bir ev çizdi. Sonra ev birden belirdi. Sonra bir fıçı çizdi ve içine de su çizdi. Ve;

– Bunlarla idare edelim. Bir, iki gün sonra size güçlerinizi öğreteceğim, kara şövalyeyi yenmemiz gerekiyor.

Üç kuzenin ağızları kulaklarına vardı.

DEVAM EDECEK!

error: Yazılarımı sitemden takip edebilirsiniz, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu gereği yazılarım kopyalanamaz.