İngilizce Konuşma Etkinliği

Herkese merhaba🙋🏻‍♀️ Bu sefer yepyeni bir etkinlikle geldim🎈Pek çok akranım okulda İngilizce öğreniyor ancak konuşma pratiği yapma fırsatı olmadığı için bir süre sonra anlıyor ama konuşamıyor. Ben de bu yüzden, Akdeniz Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyan kuzenimle bir konuşma atölyesi açmaya karar verdim.

8 hafta sürecek olan atölyede haftada 40 + 40 dk iki ders saati sadece İngilizce konuşarak hem eğlenecek hem de dilimizi geliştireceğiz.

Herkesin bol bol konuşabilmesi için grupta sadece 5 kişi olacak, gruba daha fazla kişi almayacağız.

Atölye işleyişi şöyle olacak: 23 Nisan itibariyle her hafta ilk ders bir konu hakkında sohbet edeceğiz. Örneğin, önceden hepimiz aynı filmi, belgeseli, animasyonu ya da maçı İngilizce izleyeceğiz ve ilk ders onun hakkında sohbet edeceğiz. İkinci ders ise İngilizce kelime oyunları oynayacağız. Bu şekilde toplam 8 hafta yani 16 ders yapacağız.

16 ders toplam ücreti 400 TL.

1 ders saati ücreti 25 TL olmuş oluyor.

Etkinliğimiz 9-15 yaş içindir.

Yunus Parkları

Yunus gösterisi

Bugün size unutamadığım bir anımı anlatmak istiyorum.🦋

Oldum olası okul gezilerini çok severim. Arkadaşlarımla birlikte yeni yerler keşfetmek, birlikte eğlenmek hoşuma gider ve bu yüzden tüm gezilere katılmak isterim.

Benim öğrencilik hayatım 3 yaşımda anaokulu ile başladı, anaokulunda her dönem en az bir gezi organize edilirdi. Yanlış hatırlamıyorsam o zaman 5 yaşımdaydım ve yunus gösteri merkezine gezi yapılacağını söylemişlerdi. İnanılmaz heyecanlanmış ve çok sevinmiştim. Hep televizyonda gördüğün yunusları yakından görebilecek ve belki de dokunabilecektim. Onlarla yüzdüğümü hayal etmiş bile olabilirim. Servisten iner inmez anneme büyük bir sevinç ve coşkuyla “yunusları görmeye gideceğiz” dediğimde annemin yüzündeki gülümsemenin yok olduğunu gördüm. “Eyvah!” der gibi bir yüz ifadesi vardı. Bu ne anlama geliyordu o an hiçbir fikrim yoktu lâkin eve çıkınca anladım, annem geziye gitmeme izin vermiyordu.

Çok üzgündüm, hiç durmadan ağlamak istiyordum. Annem neden göndermediğini anlatıyordu ama o an bu çok da umurumda değildi, kalbim çok acıyordu. Ertesi gün tüm okul yunusları görmeye gitmişti ama ben evdeydim. Hâlâ çok üzgündüm ama kalbim artık o kadar çok acımıyordu. Kahvaltıdan sonra annem, Taiji diye bir yerin fotoğraflarını gösterdi. Her yıl yunuslar göç ederken oradan geçiyorlarmış ve kötü insanlar onlara tuzak kurup yakalıyorlarmış. Sonra eğitmek için havuzlara götürüyorlarmış. Ailesiyle birlikte sevinçle hoplaya zıplaya yüzerken birden bire kendilerini küçücük bir havuzda yapayalnız buluyorlarmış. Eğitilebilmeleri için aç bırakılıyor, ölü balık yemeye (yunuslar ölü balık yemezler) zorlanıyorlarmış. Çoğu yunus bu eğitim sürecinde kendini duvarlara vura vura intihar ediyormuş. Fotoğraflara bakıp annemin anlattıklarını dinleyince bu sefer geziye gidemediğim için değil oradaki yunuslar için çok üzülmeye başlamıştım.

Okulda uzunca bir süre herkes yunuslardan bahsetmişti, geziden mutsuz dönen yoktu, herkes çok eğlenmişti. Ben yunusların mutsuz olduklarını söylesem de arkadaşlarım bana inanmamışlardı çünkü onlara göre yunuslar gülümsüyorlardı. Geçenlerde bir fotoğraf gördüm, yunusu tüfekle vurmuşlar. O fotoğraftaki yunus da ölüydü ama gülümsüyordu. Eğer ağzınız iki yana doğru geniş duruyorsa herkes sizi mutlu sanabiliyor.

O zaman çok küçüktüm, annemin beni neden göndermediğini şu an daha iyi anlayabiliyorum ve o yunusların acı çekmelerine katkı sağlamadığım için çok mutluyum.

Aynı durum hayvanat bahçeleri için de geçerli, yunus parklarına nazaran tek iyi yanları hayvanların gösteri için zorlanmıyor olması. İki günlük sokağa çıkma yasağına uyamayan insanlar, hayvanları yıllarca kafeslerde tutuyor.

Dipçe: Fotoğraf birkaç yıl önce Armutlu’da çekildi ancak yunus sonradan photoshop ile eklendi. Biz oradayken yunusların özgürce suyun üzerine sıçrayarak yüzmelerini izledik ama tabii ki bu kadar yakın değildik. 🙂

Betül Sayın

 

Oyunlaştırma Neden Önemlidir?

Bence insanlar en iyi oyun oynarken öğrenirler. Bu herhangi bir şey olabilir. Yemek yapmaktan tutun Osmanlı tarihine kadar her şey.

Günümüzde çoğu bilgi oyunlaştırılmakta. Bu oyunlardan bazıları fiziksel, bazıları ise teknoloji üzerinden olabilir. Ben şahsen teknoloji üzerinden oynanan “Eğitsel Oyun” dediğimiz oyunları daha çok seviyorum.

Peki eğitsel oyunlar ne için önemlidir?

Benim düşünceme göre eğitici oyun bilginin keşfedilmesini sağlar. Eğitsel oyun oynayan bir birey merak edip oynamaya devam eder. Oynadıkça istemsiz bir şekilde bilgi öğrenimi gerçekleşir.

Bu yargıya kendi hayatımdan örnek verebilirim. Mesela, fizik formüllerini oturup ezberlemek benim için bir eziyet fakat video oyunlarındaki ayrı ayrı kavramları ezbere biliyorum. Peki, video oyunlarındaki kavramları oturup saatlerce çalıştım mı? Hayır. Oyunu, oynaya oynaya ister istemez ezberliyor insan.

Her dersim oyunlaştırılmış olsaydı; derslerde gözüm saatte, dakika saymazdım bence. Hatta ders saatlerini teneffüslerden daha çok sevebilirdim.

Velhasıl, öğrenmemiz gereken bilgiyi oyunlaştırılmış bir şekilde öğrenirsek hafızada daha kalıcı olur. Ayrıca unutulması zorlaşır.

“Keşke tüm dersler oyunlaştırılmış olsa” diye düşünürken Gamfed Türkiye‘yi keşfettim. Aslında “keşke olsa” dediğim her şeyi gerçekleştirebileceğimi fark ettim ve gönüllü alım sürecine dahil olmaya karar verdim. Beş gün boyunca çeşitli görevleri eğlenerek yerine getirdim ve bu benim altıncı görevim. Böyle bir oluşumun içinde olmak beni çok heyecanlandırıyor çünkü ülkeme faydalı işler yapacağıma inanıyorum.

Betül Sayın

Yazar Berna Olgaç ile Yazarlık Atölyesi

Yazar Berna Olgaç ile 4 hafta süren bir yazarlık atölyesi organize ettik. 20 Kasım – 18 Aralık tarihleri arasında, bol hikayeli, bol eğlenceli, bol kahkahalı bir dönem geçirdik. 50 öğrenci ile başladığımız atölyemizin sonunda tüm katılımcılara belgelerini verdik.

Yazar Ömer Ünal ile Yazarlık Atölyesi

Yazar ve Editör Ömer Ünal ile 10-15 yaş arası gençlere yönelik 16 Ekim – 6 Kasım tarihleri arasında 4 hafta süren bir yazarlık atölyesi gerçekleştirdik. 50 öğrencinin katıldığı atölye sonunda gençler yazdıkları fantastik öyküleri yazarımıza gönderdiler ve profesyonel tavsiyeler aldılar.

Hikayesini yazıp gönderen tüm katılımcılara katılım belgeleri verildi.

 

Sevgili Kendim

Sevgili Kendim,
Hayatın boyunca tüm insanlarla anlaşabilmek veya aynı düşünmek zorunda değilsin. İnsanlar fiziksel olarak farklı oldukları gibi düşünceleri açısından da farklıdırlar. Mesela bir arkadaşınla kavga etmen –sadece düşünce yönleriniz uyuşmadığında sözlerinizi kullanarak ettiğiniz kavgalar, öyle tekme tokat dalmak değil- normal, eğer hiçbir insanla kavga etmeseydin bak bu işte anormal olurdu. Düşünsene, herkesin senin gibi düşündüğünü! Eğer öyle olsaydı hayatımız çok renksiz ve sade olurdu.
Senin yaptığın veya söylediği şeyler sana normal gelebilir. Mesela bir arkadaşınla gelecekle ilgili hayaller kurarken daha önce benzer hayalleri başkasıyla kurmuşsundur. İşte başkası diye tanımladığım –isim vermiyorum sen anladın- kişi bu hayalleri duyunca üzülebilir. Hatta kendisini değersiz hisseder. Sana küçük bir tüyo: Herkesle empati kur, kötü bir geçmişin olan kişiye bile empati kur. İnsanlara duygularını belirt. Yoksa tabiri caizse odun gibi yaşarsın.
Tamam, sen duygularını aktarıyorsun diyelim. Lakin herkes aktarmıyor duygularını, içlerinde saklıyorlar. İşte empati kurman bu yüzden önemli. İnsanların içine sakladıkları duygularını da anlamalısın. Yoksa iletişim kurarken zorlanır, güçlü arkadaşlıklar kuramazsın.
İnsanlara sinirlendiğin zaman anlık kararlar verme. Mesela kitaplarda veya filmlerde olur ya “seni bir daha görmek istemiyorum!” derler. Sonra pişman olurlar. Fakat iş işten geçmiştir. Onu bir daha görmek istemediğini söylediği kişinin kalbi kırılmıştır bir kere, geri onarmak çok zordur…
Sen, sen ol ve insanları önemse! Daima empati kur! İnsanlara duygu ve düşüncelerini anlat. Gör bak, bunları uygularsan yanlış anlaşılma veya acabaların olmayacak.
Seni En İyi Anlayan Kişi, Kendin…

Hayallerini Kovalayan Kız

“O bir kız. Kaykayla ne alakası olabilir ki?”.

Ter içinde uyandı. Sınıftaki oğlanlar kaykaya olan merakını o kadar küçümsüyorlardı ki, artık rüyalarında bile kaykay kaydığını göremiyordu. Yağmurun sesi yüzünden tekrar uyuyamadı. Akşam yatarken odasının camını açık bırakmıştı. Camı kapamak için yatağından kalktı. Camını kapadıktan sonra masanın üzerinde duran saate baktı. Saat sekiz olmuştu, annesi ile babası gitmiş olmalıydı. Yine de emin olmak için annesiyle babasının odasına gitti. Gitmişlerdi ve yataklarının üzerinde bir not vardı. Notta “Bugün sana bir sürprizimiz var” yazıyordu. “Sürpriz ne olabilir ki?” diye düşünmeye başladı. İçine bir kurt düşmüştü.

Annesi de babası da doktordu. Annesi iki sene önce çalışmaya başlamıştı, bu seneye kadar da yarım gün çalışıyordu ama artık kızının büyüdüğünü düşündüğü için tam gün çalışmaya başlamıştı. Kızının evde kendine bakabileceğini düşünüyordu. 7. Sınıfa giden bir kız için büyük bir sorumluluktu. Sabah akşam evde kimse yoktu. Çoğu zaman nöbete kaldıkları için geceleri de kimse yoktu. Tabi kızından başka. Bazen çok sıkıcı olabiliyordu bu durum. Evde konuşacak kimsesi olmuyordu.

Dersin başlamasına bir saat vardı, okul kıyafetlerini giydi, çantasına kitaplarını koydu ve beslenme çantasına koymak için peynirli bir sandviç yaptı. Okula gitmek için daha erken olduğundan okul yolundaki kafelerden birinde kahvaltı yapacaktı. Canı evde kahvaltı yapmak istemiyordu. Çünkü canı simit ve çay çekmişti. Evde simit yoktu.

Kafede camı sokağa bakan bir masaya oturdu, çay ve simit söyledi. Bu kafe en sevdiği kafeydi, çünkü oturduğu masa direkt yolun karşısındaki spor mağazasına bakıyordu. Ayrıca içerisi sıcacıktı. Bir hoparlörden klasik müzik çalıyordu. Klasik müzik en sevdiği müzik türüydü. Onu rahatlatıyordu.

Mağazanın vitrininde çok havalı, kurukafa desenli bir kaykay duruyordu, vitrinde duran havalı kaykaya bakarken düşüncelere dalmıştı. Acaba anne ve babasının sürprizi neydi? Garson çay ve simidi önüme koyunca birden yerinde sıçradı. Çayın bir kısmı üzerine döküldü. Hemen simidini yiyip eve koşarak gitti.

Üzerini değiştirdikten sonra hemen evden çıktı. Okula doğru yürürken çok ıslandı. “Keşke şemsiyemi alsaydım. Sırılsıklam oldum ama eve geri dönecek vakit yok. Çok sakar ve unutkanım” Diye geçirdi içinden. Okulda dersler düşüncelerle geçip gitmişti. Çoğu düşüncesinde kaykaya biniyordu ama her biri farklı yerlerde. Kimisinde sahilde, kimisinde ise yol kenarında.

Son ders eğitim liderliğiydi ve bu derse çoğunlukla okulun psikoloğu giriyordu. Bu hafta ki konu; başkalarının düşünceleri yüzünden özgürlüklerimizden ve istediğimiz şeylerden vazgeçmememiz gerektiğiydi. Psikolog konuşurken aklına sınıfın erkekleri geldi, onun kaykaya olan merakını küçümsüyorlardı. O da bu yüzden bu konuyla alakalı hiçbir şeyi okulda konuşmuyordu.

Eve geldiğinde, annesi ve babası da gelmişti. İki gündür çok yoğun çalıştıklarından bugün öğleden sonra ve yarın tüm gün evde olacaklardı, bu çok güzel bir sürprizdi. Hep beraber ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Yapmak istedikleri bir sürü şey vardı. Kutu oyunu oynamak, oyun konsolu oynamak veya film izlemek gibi.

Aradan biraz zaman geçtikten sonra film izlemeye karar verdiler. Annesi mısır patlatırken babası bilgisayarı televizyona bağlamaya çalışıyordu. “Acaba, kaykay kaymayı öğrenmek istediğimi babama söylesem mi? Evet, söyleyeceğim. Zaten yarıyıl tatiline az kaldı, o zaman kaymayı öğrenmek için parka gidebilirim.” diye geçirdi içinden.

– “Baba, ben kaykay kaymayı öğrenmek istiyorum.”
– “Tamam kızım, yarın spor mağazasına gider alırız. Yalnız bir şartım var: Kayarken kaskını takacaksın.”
– “Tamam baba, söz veriyorum takacağım.”

Çok güzel bir film izlediler ve yatma vakti geldi. Hiç uykusu yoktu ama sabah erken kalkması gerektiği için yatmalıydı. Uyku düzenine çok önem veriyordu. Böylece gün boyu dinç kalabiliyordu. Annesiyle babasına iyi geceler dileyip yatağa girdi. Yarın kaykayı olacağı için çok heyecanlıydı. Heyecandan uyku tutmuyordu. Uykusunun gelmesi için kitap okumaya başladı. Kitap bir kızın hikayesini anlatıyordu. Kızın maceralı bir hayatı vardı. Kitabı bir çırpıda bitirmişti. Rüyasında kitaptaki olay kendi başından geçiyordu.

Sabah uyandı ve o çok beğendiği kaykayın, aynı desene sahip kaskıyla birlikte yatağının yanında olduğunu gördü. Babası ona sürpriz yapmıştı. Hemen salona koşup anne ve babasına teşekkür etti. Bu iki gün hayatının en güzel günlerindendi. Artık bir kaykayı vardı ve ailesiyle çok güzel vakit geçirmişti.

Yarıyıl tatili boyunca her gün parka gidip kaymaya çalıştı. İlk başlarda kaykayın üzerinde durabiliyordu sadece. Pes etmedi ve çalışmaya devam etti. Zamanla daha çok mesafe kat etmeye başladı. Yarıyıl tatilinin son gününe gelmişti ve artık kayabiliyordu.

Bugün okulun ilk günüydü, okula kaykayıyla gitmeye karar verdi. Erkeklerin veya herhangi birinin ne düşündüğü artık umurunda değildi, onlar yüzünden kaymayı bırakmayacaktı. Kaykay kaymak hobisi haline gelmişti. Çoğu yere kaykayıyla gidiyordu, yağmurlu zamanlarda bile.

Evden kaykayını ve kaskını alıp çıktı, kaskını taktı ve kaymaya başladı. Yavaş yavaş daha da hızlandı, o kadar hızlandı ki adeta tekerleklerin üstünde yelle yarıştığını hissediyordu. Bir daha başkalarının düşüncelerinin onu engellemesine izin vermeyeceğine kendi kendine söz verdi.

Yaz tatili gelmişti. Her gün spor yapmak için kaykayıyla parka gidiyordu. Bir gün parkta, bankta oturup etrafı izleyen bir kız gördü. Onun yanına gitti ve kızla tanıştılar. Kız ona derdini anlattı. Kız futbolcu olmak istiyormuş ama arkadaşları bu düşüncesini küçümsüyormuş. “Aynı benim kaykay kaymak isteğimle dalga geçmeleri gibi” diye geçirdi içinden. Kıza kendi hikayesini anlattı. Beraber parkta yürümeye başladılar.

Bir ay sonra kızla çok iyi dost olmuştu. Ona özgüvenini kazandırmak için elinden geleni yapıyordu. Sanırım başarmıştı. Kız artık onun gibi, başkalarının olumsuz düşüncelerini kafasına takmıyordu. “Benim gibi başkalarının dalga geçtiği birçok insan varmış. Keşke insanlar başkalarının düşünceleri yüzünden hayallerinin peşini bırakmasa” diye geçirdi içinden.

Yazan: Betül Sayın

Matematik Sınavı

Ezgi, siyah düz saçlı ve bal rengi gözlere sahip çalışkan bir kızdı. Okuldaki yedinci sınıfların birincisi olan Ezgi, her türlü sürpriz sınavdan tam not alırdı.

Ders Matematik’ti. 7-A sınıfı bu dersi pek sevmezdi. Matematik öğretmenleri Hüsnü Öğretmen çok aksi, sinirli ve kırk yaşlarında bir öğretmendi.

Hüsnü öğretmen sınıfa elinde kâğıtlarla girince Ezgi dâhil bütün sınıftan yakarmalar yükselmeye başladı. Tabii bu yalvarıp yakarmalar Hüsnü Öğretmen “susmayanlardan yirmi puan kırarım!” deyince sona erdi.

Ezgi’yi ter basmıştı. Son bir haftadır derslerine çalışmamıştı. Çünkü dört gündür okul çıkışlarında arkadaşlarıyla bilgisayar oyunu oynamışlardı. Ayrıca bu sınavdan düşük not alırsa eğer bir daha bilgisayar oyunu oynamayı rüyasında bile göremezdi.

Hüsnü Öğretmen sınav kâğıtlarını dağıttı. Ezgi hızla sorulara göz attı. “Tamam, genel olarak yapabilirim. Eğer yapabileceklerimin hepsi doğru olursa geçer not alabilirim.” diye düşündü kaygıyla.

Yaklaşık yirmi beş dakika sonra Ezgi daha sadece bir soru yapabilmişti ve sadece on beş dakikası kalmıştı. Biraz düşündükten sonra aklına bir fikir gelmişti. Ama hayır, bunu yapamazdı. Ne olursa olsun kopya çekmeyecekti. Belki yan sırada oturan KareKök Sedat’tan bir soruya bakabilirdi. Yavaşça kafasını sola doğru çevirdi. Üçüncü soruya baktı, cevap yetmiş iki olacaktı. Ezgi cevabı sınav kâğıdına geçirdi.

Bir hafta sonra Hüsnü Öğretmen sınav notlarını açıkladı. Ezgi son anda yaptığı sorularla yetmiş almıştı. Bu not onu kurtarırdı. Ne de olsa bir sonraki sınavda hallederdi.

O gün Ezgi eve gittiğinde bir vicdan azabı yaşamaya başladı. “Acaba KareKök’ten kopya çekmekte büyük hata mı ettim?” diye düşünmeye başlamıştı. “En iyisi Gamze’ye danışayım, ne de olsa kankam” diye mırıldanarak telefonundan Gamze’ye mesaj attı;

-Gamze, ben Matematik sınavında KareKök’ten kopya çektim, ne yapacağımı bilmiyorum…

-Ezgi, bence durumu KareKök’e anlat, bence anlayış gösterip seni affeder. Ardından da beraber Hüsnü Öğretmen’ e söylersiniz. Hem biliyorsun, Hüsnü Öğretmen’in gözdesidir KareKök.

-Teşekkür ederim Gamze.

Ezgi telefonu çalışma masasına bırakıp yatağına yattı. Bir karar vermeliydi, ya KareKök’e durumu açıklayacaktı ya da vicdan azabıyla yaşamına devam edecekti. Vicdan azabı çok fena bir şeydi, sanki bir kurt içini kemiriyordu ve bu şekilde uyuması imkânsızdı. O zaman tek seçenek vardı KareKök’e durumu anlatacaktı.

Ezgi telefonunu açtı, kararı kesindi. KareKök’e mesaj atacaktı;

-KareKök, müsait misin?

-Yaa bütün sınıf bana böyle hitap ediyor. Sedat benim adım Sedaaaaaat!

-Peki, her neyse! Sedat, biri senden kopya çekse o kişiye ne yaparsın?

-Yine mi Ali benden kopya çekti yoksa?

-Hayır, bu sefer Ali değil, ben kopya çektim.

-Sen mi? Benim tanıdığım Ezgi kopya karşıtıdır.

-Ya olan oldu. Sınavdan önceki dört gün Ali, ben, Gamze ve Selin bilgisayardan turnuva yapıyorduk ve hiç ders çalışamadım.

-Hımmm, şimdi anlaşıldı. Peki bunu Hüsnü Öğretmen’e anlattın mı?

-Hayır, çok kızar.

-Yarın beraber anlatırız o zaman. Bir seferlik affeder. Ama bir daha benden kopya çekersen ben de affetmem.

-Tamam, teşekkürler.

Ezgi telefonunu kapattı ve başını yastığına koydu. Gözlerini kapadı ve uyuyakaldı.

—–o—–

-Ezgi! Kalk sabah oldu kızım! Okul kıyafetlerinle yatmışsın!

Ezgi zar zor gözlerini açtı, akşam uyuya kalmıştı. Yataktan doğruldu ve saate baktı. Olamaz! Geç kalmıştı! Hızlıca hazırlanıp okula doğru yola çıktı.

Okula koşarak gitmek zorunda kalmıştı. Çünkü okul servisini kaçırmıştı. Okul kapısına gittiğinde kapı kapalıydı, galiba o kadar geç kalmıştı ki kapılar kapanmıştı. Kapının önüne oturdu ve beklemeye başladı.

Yaklaşık otuz dakika sonra on üç numaralı servis okula girdi. Nasıl olurdu? On üç numaralı servis okula hep erken gelirdi. Kol saatine baktı, saat 08.00’di. Uyku sersemliği ile akrep ile yelkovanın yerini karıştırmış olmalıydı. Geç kalmamıştı aksine erken gelmişti. Ayrıca bu servis Gamze ve KareKök’ün (dili KareKök’e alışmıştı, Sedat demek çok zor geliyordu) servisiydi. Ezgi servisin arkasından okula doğru koştu. Gamze ve KareKök servisten indiklerinde nefes nefese bir Ezgi ile karşılaştılar.

“Ooooo, sen bu saatte okula gelir miydin Ezgi” diye dalga geçti Gamze.

“Of hadi geyik yapma da KareK-Pardon Sedat’la Hüsnü Öğretmen’ e gidelim!”

Ezgi ve KareKök koşarak Öğretmenler Odası’na gittiler. Şanslarına Hüsnü Öğretmen oradaydı. KareKök söz aldı;

“Öğretmenim, size bir şey söyleyebilir miyiz?”

“Tabii çocuklar”

KareKök durumu Hüsnü Öğretmen’e anlattı. Hüsnü Öğretmen KareKök’ü dışarı yollayıp Ezgi’ye nasihatte bulundu ve kopya çektiğini itiraf ettiği için onu affetti.

Ezgi dışarı çıktığında KareKök ve Gamze’nin onu beklediğini gördü.

“Eee, ne dedi?”

“Puanını kırdı mı?”

“Müdüre mi söyleyecekmiş?” sorularının ardından Ezgi onlara;

“Hatamı fark ettiğim için beni affetti, ama bir daha yaparsam affetmeyecekmiş” diyerek bütün soruları cevaplamış oldu. Ardından KareKök ve Gamze ile beraber sınıfa doğru yürüdüler.

Ezgi utançla kendi kendine bir söz vermişti; Bundan sonra asla kopya çekmeyecekti. Ayrıca önceliği dersleri olacaktı, bilgisayar oyunları ya da farklı şeyler değil.

 

Yazan: Betül Sayın

Siz ve Sivrisinek

Gece yarısı…

Gün boyu çalışmışsınız ve inanılmaz derecede yorgunsunuz…

Yatağınıza yavaşça yatıyorsunuz…

Yatak o kadar rahat geliyor ki o yorgunluğun üstüne…

Uykuya dalmaya çalışıyorsunuz fakat aklınız işinizde kalmış…

Acaba Pazartesi günü olacak toplantı nasıl geçecek?

Bir sağa, bir sola dönüyorsunuz…

Rahat bir pozisyon bulup uykuya dalıyorsunuz…

O sırada, hayattaki en gıcık olunan seslerden birini duyuyorsunuz; “VIIIIIIIIIIIIZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZZ”

İçinizden küfretmek geliyor ve kendinizi zor tutuyorsunuz…

Elinizi havada sallıyorsunuz sivrisinek gitsin diye…

Gidiyor da ama sadece bir süreliğine, beş dakika sonra yine başınızın üstünde beliriyor…

Olaya şimdi sivrisineğin gözünden bakalım mı?

Gün boyu karnını doyurmak için yatağın sahibini bekliyor…

Akşam oluyor ve eveeet! Yatağın sahibi geliyor…

Yatağına yatıyor ve bir sağa bir sola dönüyor…

Sivrisinek karnını doyurmak için yatak sahibinin uykuya dalmasını bekliyor sabırsızca…

Sabretmek onun için çok zor…

İştahı zirveye ulaşmış el sallıyor…

Gün boyu beklemiş, daha bekleyemeyebilir…

İşte, yatağın sahibi uykuya dalmış olmalı…

Sivrisinek yatağa doğru yaklaşıyor…

Kanatlarını çırparak çıkardığı ses (yani bizim dediğimiz şekilde vızıltı) yatak sahibini rahatsız etmiş olmalı ki elini havada sallamaya başlıyor…

Dikkatli olmalı ki darbe almamalı…

Yatak sahibine doğru birkaç hamle daha yaptıktan sonra onu rahat bırakıyor…

Yaklaşık on-on beş dakika sonra horlamalar geliyor…

Demek ki yatak sahibi uyumuş olmalı…

“Allah’ım sonunda uyudu, artık karnımı doyurabilirim” diye düşünüyor…

Mekân sivrisineğe kalıyor…

Oooh, gel keyfim gel…

Sivrisinek sadece karnını doyurmaya çalışan bir hayvan…

Siz de rahat bir uyku çekmek isteyen bir insansınız…

Sizce sivrisinek mi haklı yoksa siz mi haklısınız?

Yazan: Betül Sayın

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları | Kitap Tanıtım

Harry Potter serisinin yedinci kitabı olan bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Kitap, çok sürükleyici ve akıcı bir anlatıma sahip. Her ne kadar kalın olsa da okumaya başlayınca hemen bitecek bir kitap.

Harry Potter, bu kitapta Hogwarts’ta yedinci sınıfı okuması gerekirken Dumbledore’un vasiyetini yerine getirmek için Ron ve Hermione ile okuldan ayrılıyor. Harry, Hermione ve Ron bir yandan Voldemort’tan kaçarken, bir yandan Dumbledore’un vasiyeti olan Hortkuluk’ları arıyorlar. Hortkulukları ararken Dumbledore’un Hermione’ye verdiği Ozan Beedle’ın hikayeleri kitabında geçen Ölüm Yadigarları’nın varlığını keşfederler. Eğer hızlı ve dikkatli olmazlarsa Voldemort büyücü dünyasını ele geçirecektir.

Harry Potter‘a sadece Hermione ve Ron değil, D.O. (Dumbledore’un Ordusu), Zümrüdüanka Yoldaşlığı ve Voldemort’a karşı olan bütün büyücü ve cadılar yardım ediyor.

Bu kitabı; Potterhead‘lara ve macera/gerilim türünde kitaplar okumayı seven tüm kitap kurtlarına tavsiye ederim. Gerçekten Bu kitap hayatımda okuduğum bu türde en heyecanlı ve sürükleyici romanlardan biri.

Sayfa sayısı: 696
Baskı Yılı: 2007
Yazarı: J.K. Rowling
Çevirmeni: Kutlukhan KutluSevin Okyay
Yayın evi: Yapı Kredi Yayınları

Hayat

Çalışmak zorundaydı…

Annesi kardeşine bakarken o çalışmak zorundaydı. Babasını bir ay önce trafik kazasında kaybetmişti.

O zamandan beri yaşantısı değişmişti…

Ata, on iki yaşında ortaokula giden bir oğlandı. Okula devam edip aynı zamanda çalışması gerekiyordu. Bunu yapması gerçekten zordu. Sabahları okula gidiyor, akşamları sokakta bir şeyler satıyordu.

O gün okula yeni biri çocuk gelmişti. Ata’nın hiç arkadaşı yoktu, belki bu çocuk onun arkadaşı olabilirdi.

Teneffüste çocukla tanıştı. Çocuğun adı Mete’ydi. Mete, zengin ve varlıklı bir ailenin çocuğuydu ama buna rağmen Ata’yla yakın arkadaş olmuştu.

Bir hafta boyunca Mete, Ata’yla beraber çalışmaya gidiyor ona yardım ediyordu. Ata artık çalışmaktan daha çok zevk alıyordu.

Zaman akıp geçmişti, Ata artık yedinci sınıf olmuştu ama okula devam edemeyecekti. Bu haberi Mete’ye söylediğinde Mete çok üzülmüştü.

Bir ay boyunca her gün çalıştı, bir gün yanına bir adam geldi ve bir mektup bırakıp gitti. Ata mektubu açtı ve okumaya başladı.

“Sevgili Ata, uzun zamandır görüşemiyoruz. Seni çok özledim, okula geri dönmeni istiyorum ama dönemeyeceğini biliyorum. Bu konuyu babamla konuştum ve sana bir miktar para yolladım, lütfen kabul et.

Sevgiler, Mete.”

Ata çok duygulanmıştı, hemen eve gidip zarfı annesine verdi.

İki hafta sonra okula başlamıştı ve Ata artık okuldan sonra sokaklarda değil Mete’nin babasının iş yerinde çalışıyordu. Yavaş yavaş ailesinin durumu düzeliyordu. Mete’ye ne kadar teşekkür etse azdı, dostlukları hiç bitmeyecekti.


Fotoğraf sanatçısı: Tolga Gümüşay

Momo | Kitap Tanıtım

Momo bizim anne kız kitabımız.👩‍👧 Bazı kitapları annemle eş zamanlı okuyor sonra da kitap ve karakterleri hakkında sohbet ediyoruz. Momo’da işte o kitaplardan biri.💕Hem anne kız kitabımız olduğu için hem de konusundan dolayı çok severek okuduğum kitaplar arasında.
Momo, kentin tiyatro harabelerinde yaşayan küçük, mutlu bir kızdır. Ona hediye edilen veya bulduğu eşyalar dışında hiçbir eşyası ve yamalı bir paltosu dışında hiçbir şeyi yoktur. Bir gün “duman adamlar” ortaya çıkar ve insanların zamanını çalarlar. Duman adamları durdurabilecek tek kişi ise Momo ve kaplumbağasıdır.

@pegasusyayinlari ‘ndan çıkan bu macera dolu sürükleyici kitabı hem yaşıtlarıma hem de yetişkinlere tavsiye ederim. Hatta yetişkinlere daha çok tavsiye ederim çünkü duman adamlar en çok onların zamanını çalıyor.😊 .

Sayfa Sayısı: 304
Dili: Türkçe
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Yazarı: Michael Ende
Çevirmeni: Leman Çalışkan
İlk Baskı Yılı: 2017

Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı | Kitap Tanıtım

“…Kayserili Alim Gerçel çok çok iyi bir güreş hakemi, o yüzden uluslararası müsabakalara davet ediliyor. 1991 yılında Bulgaristan’ın Varna kentindeki ünlü “Dancalov Güreş Turnuvası”nda maç yönetirken, minderdeki Japon ve Koreli güreşçilerin aralarında bir şeyler konuştuğunu görüyor. En has Kayserili İngilizcesiyle “Konuşmayın” diyor: “No Smoking” İki güreşçi şaşırıyorlar, konuşmaya devam ediyorlar, yine ikazı alıyorlar: “No Smoking”

Alim Gerçel, Türkiye’ye döndüğünde güreş federasyonuna yazı yazıyor: “Ben İngilizce bilmediğim için böyle bir yanlış yaptım, beni bir daha yurtdışına yollamayın, tüm hakemlere de İngilizce şartı koyun” diye, cidden de Alim Gerçel’i bir daha yurtdışına yollamıyorlar, hakemlere de dil bilme şartı getiriyorlar.

Kayserili has adam Alim Gerçel, o yazıyı yazmasa yıllarca ülke ülke dolaşır dururdu. Sürüyle de harcırah alırdı…”

Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı@ahmetserifizgoren ‘in @elmayayinevi ‘den çıkan kişisel gelişim değil toplumsal gelişim kitabı. .
Özetle; vatan sever olmayı, çalışkanlığı, dürüstlüğü, hoşgörülü olmayı, karşılık beklemeden iyilik yapmayı ve farklılıklara saygı duymayı anlatıyor.
Kitap benim yaş grubum için çok uygun değil, içinde anlamadığım anlamlandıramadığım çok fazla ifade var. Bu yüzden annemden sık sık yardım aldım. Büyüklerin dünyasında çok fazla sıfat var, birbirlerini bu sıfatlarla ayrıştırıyorlar, kitapta bunların anlatıldığı kısımları annem hızlıca geçti ve “zihnini bu sıfatlarla bulandırma, insanları insan oldukları için sev, kim ya da ne oldukları için değil insan oldukları için saygı duy” dedi. Zaten ben farklılıklara saygı duymayı çok küçükken öğrendim ama bunu anneme söylemedim.
Ailemizin küçüklüğümüzden beri bize öğretmeye çalıştığı erdemler bu kitapta, gerçek yaşam öyküleriyle somutlaşarak bir araya gelmiş. Bu erdemler davranışa yansıdığında neler oluyor, erdemli davranışlar hangi sonuçlara varıyor örneklerle çok güzel anlatılmış. Kitabı, lise ve üniversite çağındaki abla ve ağabeylerime tavsiye ediyorum. Anne ve babalar ise mutlaka okumalı çünkü biz çocuklara bu erdemleri asıl öğretecek olan onlar.❤
Kitabı, 3-4 yıl sonra yeniden okumak için kitaplığıma kaldırdım 💕

Sayfa Sayısı: 184
Dili: Türkçe
Yayınevi: Elma Yayınevi
Yazarı: Ahmet Şerif İzgören
İlk Baskı Yılı: 2017

İçimdeki Müzik | Kitap Tanıtım

Öncelikle bu fotoğraf bana ait değil, onu belirtmeliyim. Çünkü bu kitabı arkadaşımdan ödünç alarak okumuştum. @emineturantunc Meva’ya sevgilerimi gönderiyorum.💙
@genctimas ‘tan çıkan @sharonmdraper ‘in yazdığı İçimdeki Müzik, çok güzel ve sürükleyici bir anlatıma sahip.

Melody, 11 yaşında beyin felçli aşırı zeki bir kız. Tekerlekli sandalyeye mahkum ve konuşamıyor. Kitap, Melody’nin dünyaya kendini anlatma çabasını anlatıyor.

Bu kitabı özellikle kitap okumayı seven, empati yeteneğini geliştirmek isteyen akranlarıma tavsiye ederim.

Sayfa Sayısı: 295
Dili: Türkçe
Yayınevi: Timaş Genç
Yazarı: Sharon M. Draper
Çevirmeni: Zeynep Kürük
İlk Baskı Yılı: 2010

Kara Oklar Çetesi Büyük Macera | Kitap Tanıtım

Bu kitabı büyük bir heyecanla okudum, hatta o kadar heyecanlıydı ki iki günde bitirdim ve Kara Oklar Çetesi Kıbrıs’ı okumaya başladım.🤓 .

Erim’in babası Erdoğan, savaşa gitmeden önce annesine bir mektup bırakmış. Zamanı gelince Erim’in babaannesi bu mektubu Erim’e verir. Erim bu mektuptaki şifreyi arkadaşlarıyla beraber çözmeye çalışır. Sizce yolun sonunda ne bulacaklar?

Bu kitabı macera türünde kitaplar okumayı seven tüm akranlarıma tavsiye ederim. @kitaplarinicindemeleklervardir / @ahmetserifizgoren ‘den çocuklar için yazılmış harika bir kitap. Bence büyükler de okuyabilir. 😊

Sayfa Sayısı: 296
Dili: Türkçe
Yayınevi: Elma Yayınevi
Yazarı: Ahmet Şerif İzgören
İlk Baskı Yılı : 2012

Büyüyünce Ne Olacaksın?

Bazı arkadaşlarım mimar, bazı arkadaşlarım doktor olmak istiyorlar peki ben ne olmak istiyorum?

Bu sorunun cevabını daha tam bulmuş değilim, mesela doktor da olmak istiyorum mühendis de. Karar vermek çok zor. Anneme “ben hangi mesleği seçmeliyim” diye sorduğumda; “onun için daha erken, sen bir liseyi kazan da onu sonra düşünürsün” diyor. Bence bütün herkes annem gibi düşünmeli lakin herkes annem gibi düşünmüyor. Misafirliğe gittiğimizde teyzeler bana “büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye soruyorlar. “Daha liseye geçmedik ki, bir lise kazanayım onu o zaman düşüneceğim” diyemiyorum teyzelere. Yoksa bence benim boş bir insan olduğumu sanabilirler. Bu yüzden kimi zaman “doktor”, kimi zaman “mühendis” yanıtını veriyorum.

Bana daha anaokulundayken sormaya başladılar “büyüyünce ne olacaksın?” diye, hala da soruyorlar. Her sene farklı bir cevap veriyorum. Mesela geçen sene öğretmen olmak istiyordum fakat şimdi fark ediyorum ki öğretmenlik geleceğin mesleği değil. Yapay zeka gelişiyor, belki bundan on yıl sonra öğretmenler yapay zeka sahibi robotlar olabilirler.

Velhasılı bence büyükler bize hangi liseye gitmek istediğimizi sormalılar. Çünkü ben meslek seçmeye çalışırken hangi liseye gitmek istediğimi daha seçemedim.

Sakın benim boş bir insan olduğumu düşünmeyin. Benin fen lisesine gitmek istiyorum ama hangi fen lisesi sorusunun cevabını henüz bilmiyorum. En iyisi Google amcadan faydalanarak fen liselerini araştırayım meslek araştırmak yerine.

Gerçek Arkadaşlık

Kalemini bıraktı ve başını şiirine koyup uyudu. Artık karar vermişti, şair olmak ona göre değildi.

Alp on üç yaşında sekizinci sınıfa giden bir çocuktu. Edebiyata meraklıydı, iki yıldır şiir yazıyordu fakat yazdığı şiirlerin hiç birini beğenmiyordu. Ailesi ona gelecekte iyi bir şair olacağını ve yazdığı şiirlerin güzel olduğunu söylüyordu. Alp ise şiirleri için tam tersini düşünüyordu.

Çalar saatinin alarmıyla kalktı. Bugün dershanede deneme sınavına girecekti. Sınavdan sonra arkadaşları evine geleceklerdi ve hep beraber film izleyeceklerdi.

Sınavda dikkati dağılıyordu. Önünde oturan Kerem’in ayağını sallaması, sınav gözetmeninin sınıfta yürümesi ve kâğıt hışırtıları dikkatini dağıtmaya yetiyordu. Sınavı zar zor tamamladı. Sınav kitapçığını ve optik formunu sınav gözetmenine verdi. Annesi ve arkadaşlarının onu beklediğini gördü ve yanlarına hızlıca gitti.

Eve geldiklerinde arkadaşlarıyla film seçmeye başladılar. Kimse kimsenin seçtiğini izlemek istemiyor, herkes farklı bir filmi izlemek istiyordu. O sırada kapı çaldı, pizza siparişi gelmiş olmalıydı. Alp salondaki kargaşadan çıkarak kapıdaki pizzayı aldı. Pizzayı tabaklara koymak için mutfağa götürdü. Annesiyle birlikte tabaklara koydular. Salona gittiğinde arkadaşı Kerem sehpanın üstünde duran şiir defterini almış, Alp’in şiirlerini yüksek sesle Salih ve Mehmet’ e okuyordu. “Hadi ama Kerem! Daha içeri gideli on dakika olmadı. Ne ara okumaya başladın da son şiire geldin?” dedi dalga geçerek Alp. “Onu boş ver de şiirlerin çok güzel, bence yazmaya devam edip bunları bir kitap yaptırmalısın” dedi Kerem. Salih ve Mehmet’te Kerem’in düşüncesini onayladılar. “Eh, sizin için denerim o zaman” dedi Alp.

Dört arkadaş bulmak biraz zor olsa da ortak bir film açtılar. Filmi izleyip pizzalarını yediler. Film bitince artık gitme vakti gelmişti. Saat çok geç olmuştu. Alp arkadaşlarını uğurlayıp odasına gitti. Yatağına sırt üstü uzandı ve ellerini başının altına koyup düşüncelere daldı.

Uyandığında saat sabah altıydı, akşam uyuya kalmıştı. Çalışma masasına oturdu ve masa lambasını açtı. Şiir yazmaya başladı. Bir saat, iki saat, üç saat, dört saat… Zaman akıp gidiyordu. Alp şiir yazmayı bıraktığında öğlene geliyordu. Hızlıca bir şeyler atıştırıp arkadaşlarını aradı, onlara hemen evlerinin orda ki parka gelmelerini söyledi.

Arkadaşlarının parka gelmesi kısa sürdü çünkü evleri parka yürüme mesafesindeydi. Arkadaşlarına sabah yazdığı şiirleri okudu. Kerem hepsinin fotoğrafını çekti. Alp o kadar mutluydu ki nedenini sorgulamadı.

Bir ay böyle geçip gitti. Alp her gün şiir yazıyor ve yazdığı şiirleri arkadaşlarına okuyordu. Bir gün Kerem elinde bir hediye paketiyle parka gelmişti. Paketi Alp’e uzattı ve “Bu senin için, umarım beğenirsin.” Dedi. “Ne gerek vardı şimdi buna Kerem?” dedi Alp. Hediye paketini açtı, içinde bir kitap vardı. Kitabın adı ‘Asla Pes Etme’ idi. Alp kitabı incelemeye başladı. Kitap bir şiir kitabıydı ve şiirler Alp’in şiirleriydi! Heyecanla kitabın kapağına baktı. Kitabın kapağında ‘Yazan: Alp Kara’ yazıyordu. Kerem fotoğrafını çektiği şiirleri bir araya getirerek bir kitap bastırmıştı.

“Çok teşekkür ederim Kerem, bu benim hayatımda aldığım en güzel hediye!” diye bağırarak Kerem’e sarıldı.

Çevre Sadece Bizim Değil

Günlük yaşantımızda çevreyi kirletiyor, kaynakları bilinçsizce tüketiyoruz. Aslında bizim çevreyi kirletmeye hakkımız yok çünkü bu dünyada sadece biz yaşamıyoruz, dünya hayvanların ve bizden sonra gelecek kuşakların da evi.

Fabrika bacalarından çıkan dumanlar çevreyi zehirliyor, balıklar denize atılan çöplere takılarak ölüyor, kaplumbağalar sahillerdeki çöpleri yiyerek ölüyor ve üreyemiyorlar. Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız gazlar ozon tabakasını deliyor. Küresel ısınma yüzünden göller kuruyor, kutuplar eriyor ve dünyanın dengesi bozuluyor.

Çoğu kişi bunların farkında ama önlem almak için hiçbir faaliyette bulunmuyorlar. Lafla peynir gemisi yürümez, artık anlatmayı bırakıp harekete geçme vakti!

Küçük Bir Çocuk Olmak

Küçük bir çocuk olmak çok farklı bir şey, olumlu anlamda farklı. Çünkü genellikle çocukların en büyük dertleri; oyuncaklarının kaybolması, toplarının patlaması gibi şeyler oluyor. Küçük çocuklar hayatın gerçeklerini farkında değiller. Her zaman olumlu düşünürler.

Aslında küçükken ben de hayatın gerçeklerini takmıyordum. Büyükleri anlamıyordum, ha bire haberleri izliyorlardı. Hadi haberlerde farklı bir şey olsa karışmam ama her zaman aynı insanlar farklı yerlerde sıkıcı konuşmalar yapıyorlardı. Ne zaman kanal değiştirmek istesem “Olmaz kızım, önemli şeyler anlatıyor.” cevabını alırdım. Bu kadar önemli olan ne olabilirdi ki?

Sokakta yürürken bağırarak kahkaha attığımda veya bağırdığımda “Bağırma kızım.” derdi büyükler. Bağırsam, çığlık atarak konuşsam bence bir şey olmazdı. En fazla ne olabilirdi ki?

Bence evde dikkatli bir şekilde evde top oynasak da bir şey olmazdı, hatta denemiştim. Ama bir şey olmuştu; babamlar bahçedeyken kuzenimle top oynuyordum. Niyeyse dışarıda mis gibi bahçe ve sıcak hava varken içeride oynamayı tercih etmiştik. Topa vurdum ve avizeye geldi, Allah’tan sadece avizenin süsleri kırılmıştı. Avize tavanda sallanıyordu, yani hala yerinde duruyordu ama annemler sanki avize kırılmış gibi kızmıştı. Avizenin taşları kırılsa ne olurdu ki?

Küçük bir çocukken bir sevdaydı zıplamak benim için. Koltukta, yatakta hatta halıdaki desenlerde zıplardım. Her seferinde “Aman kızım in aşağı, aman kızım zıplama aşağı gürültü gidiyor.” diye azarlardı büyükler. Benim zıplamamdan ne olacaktı ki? Bence aşağıdaki komşular anlayışlı insanlardı, bunu anneme söylediğimde; “Olsun kızım gürültü gidiyor, ne gerek var?” derdi. Bence zıplamaya gerek vardı ama bunu anneme bir türlü anlatamamıştım.

Çoğu kişi çocukken aynılarını yaşamıştır. Ben hala küçükken istediklerimin normal şeyler olduğunu düşünüyorum. Ne de olsa küçük bir çocuktum, bunları yaparken tek düşündüğüm ne kadar eğlenceli olduklarıydı!

Karpuz

Serin bir yaz günüydü, esen rüzgar insanın iliklerine kadar işliyordu. Mehmet, rüzgara rağmen üç aydır büyütmeye çalıştığı karpuz fidesinin son durumuna bakmaya gidiyordu. En son gidişinde karpuz bir hayli büyümüştü.

Şimdi ise babasının bahçesinin önündeydi. İşte! Karpuz oradaydı. Hemen karpuzun yanına gitti, onu kaldırdı. Galiba yeterince büyümüştü. Onu koparıp evinin yolunu tuttu.

Bir zaman sonra Mehmet, susadığını fark etti. Yürümeye devam etti ve bir dere gördü. Taşlardan zıplaya zıplaya derenin ortasına kadar geldi. Nemli bir taşın üzerine oturdu. Bu nemli taş, düz ve etrafındaki taşlara göre büyükçe bir taştı. Hemen eğilip dereden su içti, su çok tatlıydı. Derenin şırıltıları insanın içini açıyordu. Mehmet’in aklına bir fikir gelmişti, cebinden çakısını çıkarıp karpuzdan bir parça kesti ve yedi. Etraf hemen karpuz kokmuştu.

Mehmet karpuz dilimini bitirince eve doğru yola koyuldu. Eve gelince karpuzunu annesi ile beraber yediler. Annesi, Mehmet’in karpuzunu çok beğendi.

Ne demişler? Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.

Deniz’in Günlüğü / 06.05.2019

Sevgili günlük,

Bugün benim en sevdiğim ayın ilk günü. Yani Ramazan ayının ilk günü. Heyecanla yataktan çıktım. Bugün çok güzel bir gün olacaktı. Çünkü akşam iftara kuzenlerime gidecektim. Okula gitmek için hızlıca hazırlandım. Sonra kitap okumaya başladım. Kitabımı okurken ablam “Deniz, hadi servis geldi” diye seslendi. Okul çantamı sırtıma taktım ve ablamın yanına gittim.

Serviste yine bir karmaşa vardı. Bazıları sohbet ediyor, bazıları da oyun oynuyordu. Ablam arkadaşı Meryem’in yanına oturdu. Ben de en arkada oturan Sedef’in yanına oturdum.

Sedef oruç tutuyordu. Ben de oruç tutmak istemiştim ama annem daha küçük olduğumu söyleyerek oruç tutmama izin vermemişti. Sedef benden bir yaş büyüktü. Onunla serviste tanışmıştık. Sedef’in uzun, kumral renkte saçları ve ela rengi gözleri vardı. Sedef’le gözlerimizin rengi aynıydı ama benim saçım kısa ve kahverengiydi.

Sınıfa girerken arkadaşlarıma selam verdim. Sonra kimlerin oruçlu olduğunu sordum. Sınıfın yarısından fazlası oruç tutuyormuş. Bunu öğrendikten sonra “Keşke ben de oruç tutsaydım” diye geçirdim içimden.

Son dersin son dakikaları geçmek bilmiyordu. Hala çok heyecanlıydım. Zil çaldı ve ben koşarak servise gittim.

Eve geldiğimizde ablam ve ben üstümüzü değiştirdik. Ardından babam geldi ve hep beraber kuzenimin evine gittik.

Kuzenlerimle satranç oynadık. Zaman çok hızlı geçti. İftar saati geldi. Oruç tutmasam bile iftarın gelmesini dört gözle beklemiştim. Yengem çok güzel bir sofra hazırlamıştı. Yemekte anneme ertesi gün oruç tutmak için ısrar ettim ve annem ısrarlarıma dayanamayıp oruç tutmama izin verdi, çok mutlu oldum.

İftardan sonra kuzenlerimle biraz daha vakit geçirdik. Sonra gitme vaktimiz geldi. Eve geldiğimizde pijamalarımı giyip erkenden yattım, çünkü sahura kalkacağım.

Öküzün Ressamlığı

“Of, of. Bu da olmadı. Ne zaman Pablo Picasso gibi güzel resim çizeceğim? Asla! Çünkü o bir deha. Ben de keşke bir deha olabilsem. Ama ben daha kırlarda otlayan bir öküzün resmini bile çizmeyi beceremiyorum. Aman boş versene, gören de deli sanacak. Haha. Kendi kendime konuşup duruyorum.”

Beş dakika boyunca resmime baktım. Sonra da öfkeyle paletimi tuvalin altındaki yere asıp çantamdan gazozumu çıkardım. Sandviçimi de aldım ve sandalyeye oturup yemeye başladım. Yerken de bir yandan resmime bakıyordum. Daha aradan iki dakika geçmeden resim çizemediğim için sinirlerim bozuldu ve birden yerimden fırladım. Sandalyemi resmimin zıt yönüne doğru çevirdim ve sakin olmaya çalıştım.

Biraz sonra arkamdan bazı seslerin geldiğini işittim. Hışımla arkamı döndüm. Bir de ne göreyim! Öküz, kuyruğu ile paletteki bütün boyaları karıştırıp, kuyruğunu resmin üzerinde gezdiriyordu. Aslında renklerin karmaşası güzel bir görüntü oluşturmuştu.

Bu fırsat hiç kaçırılır mı? Resmimi alıp kasabaya koştum. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum:

– Resmime bakın! Resmime bakın, diye. Eee, neredeyse herkes elli yaşlarında bir adamın, yollarda elinde bir resim ile koşmasına hayret edip, peşimden geliyorlardı.

Kasabanın meydanına gelince durdum. Kalabalığın önünde resmimi kaldırıp “İmza isteyen var mı?” diye bağırdım.

Yıllardır bu anı bekliyordum. Etraf çok kalabalık değildi ama ben yine de imzamı attım.

 

Fareye Kanan Tavuk

Fareye Kanan Tavuk

Günlerden bir gün, bir tane çiftlikte bir fare ve kümeste bir tane de tavuk varmış. Bu tavuklar üç günde bir yumurtlarmış. Bir de çiftlik sahibinin oğlu Kağan yumurta toplamayı çok severmiş. Kağan’ın bir tane de sepeti varmış. Her gün yumurtaları bu sepete doldurur, sonra da yumurtaları evine götürürmüş. Kahvaltıdan sonra da sepeti tekrar kümesin kapısının önüne koyarmış.

Bir gün fare, anne tavuğu kandırıp onu kümesten dışarı çıkarmış. Anne tavuk kuluçkada yattığı için dışarı çıkmak istememiş ama farenin ısrarlarına dayanamayıp dışarı çıkmış. O sırada Kağan içeri girmiş ve yumurtaları almış. Aslında yanlış yumurtaları almış. Yani içinde civciv olan yumurtaları almış. Evinin yolunu tutmuş. İki dakika sonra da anne tavuk kümese geri dönmüş. Bir de bakmış ki bütün yumurtaları gitmiş. Kümesinde üzgün üzgün oturmuş.

Fare de, Kağan’ın kümesten çıktığını görünce onu izlemeye başlamış. Kağan evine varmak üzereyken fare, hassas kulaklarıyla “cik cik, cik cik” diye sesler duymuş. Ama Kağan bu kadar hassas kulaklara sahip olmadığı için bu sesleri duyamamış.

Ve sepetten birer birer civcivler atlamaya başlamış. Kağan çok yorulduğu için civcivleri görmemiş. Fare civcivleri görünce hemen evine koşmuş. Çünkü civcivler ona zarar verebilirmiş.

Toplamda on tane civciv koşarak annelerinin yanına gitmiş. Anne tavuk yavruları görünce çok mutlu olmuş ve bir daha başkalarına kolay kolay kanmamış.

 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 1 : Deniz

 Deniz o sabah çok heyecanlıydı. Bir an önce saatin on iki olmasını istiyordu. Çünkü bilim fuarında arkadaşları (2×2 takımıyla) bul
uşacaktı. Deniz 2×2’nin başkanıydı. Hızlıca kahvaltısını yaptı ve giyindi. Sonra sırt çantasını hazırlamaya başladı. Kız, çanta hazırlamak konusunda çok özenliydi. Çantasının içinde acil durum spreyi, uzun kalın bir halat ve bir matara su da vardı. Daha ne olabileceğini siz düşünün 🙂

Deniz, nişan almakta çok yetenekliydi. Bu yüzden yapmayı sevdikleri arasında ok atmak da vardı. Maceralı şeyleri yapmaya bayılıyordu. Daha önce 10 metrelik bir tırmanma duvarına tırmanmıştı. Çok korkmuştu. Ama o zaman 8 yaşındaydı, şimdi ise 10 yaşında.

Deniz hızlıca hazırlanıp evden çıktı. Otobüsle bilim fuarına gitti.


DEVAMINI OKU – BÖLÜM 2 : Sedef


 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 2 : Sedef

O sabah normal bir sabahmış gibi kalktı. Saate baktı. Saat 10’du. Sedef asla bir yerlere geç kalmayı sevmez. Özellikle arkadaşlarıyla buluşacaksa hiç sevmez.

Hızlı giyinmeye çalıştı. Neden mi? Çünkü Sedef dış görünümüne önem veren bir insandı. Kocaman bir gardrobu ve içinde bir sürü kıyafeti vardı. Bazen ne giyeceğine karar veremez, bütün giysilerini denedi. Ama biraz kurnazdı. 8 yaşında olduğu için grubun en küçüğüydü. Bu yüzden şirin bir çocuk elbisesi giydi. Belki daha küçüğüm diye bir bahane uydurup Ahmet’in emirlerini dinlemek zorunda olmazdı. Bu sefer hızlıca giyinip çantasına bir tane roman koyduktan sonra evden çıktı.

Sedef evlerinin yakınındaki büfede Melih’i bekliyordu. Melih’le yakın oturuyorlardı. Onları bilim fuarına Melih’in abisi bırakacaktı.


DEVAMINI OKU – Bölüm 3 : Melih


 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 3 : Melih

Sabah saat 9’da yataktan sıçradı. Normalde 8’de kalkması gerekirken 9 da kalkmıştı. Melih uyku düzenine önem veren bir çocuktu. O da Sedef gibi kitap okumayı çok severdi. Ama giyinirken dış görünüşüne değil, hava durumuna bakardı. Bu yüzden hızlıca hazırlandı. Matematiği 9 yaşındayken 80’di. Şimdi 11 yaşındaydı ve Matematiği 100. Grubun en büyüğü olduğu için Ahmet, Melih’i kıskanıyordu.

Hemen hazırlandı. Çantasına genellikle arkadaşlarının getirmeyi unuttuğu şeyi (cüzdan, içi para dolu) yanına fazlasıyla aldı. Tahminine göre arkadaşlarına öğle yemeğini yine o ısmarlayacaktı! Son bir yıldır yemekler Melih’ten soruluyordu.

1 litre su aldıktan sonra hemen evden çıktı. Ağabeyiyle beraber Sedef’i büfeden almaya gittiler.


DEVAMINI OKU – Bölüm 4 : Ahmet


 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 4 : Ahmet

Saat 11:30’da kalktı. Hazırlanması beş dakika bile sürmedi. Ama yanına Game Pad’ini da almayı unutmadı. Gece yarısında hala bilgisayarda oyun oynuyordu. Neredeyse tek yaptığı şey, bilgisayar oyun, oyun ve oyun. Biraz şımarık bir yapısı vardı. Kuzeni Sedef’e hiç benzemiyordu. Zaten grubun ismi 2×2 olsun diye Deniz Ahmet’i gruba zorla almıştı. Ama iyi yanları da vardı. Çözüm bulmakta ustaydı. Tembel olmasa aslında çok iyi bir insandı.

Hemen metroya binip bilim fuarına gitti.


DEVAMINI OKU – Bölüm 5 : Bilim Fuarı


 

 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 5 : Bilim Fuarı

Deniz, bilim fuarına geldiğinde daha arkadaşlarından hiçbiri gelmemişti. Deniz geç kalmadığına çok sevinmişti. Oradaki kırmızı banka oturdu ve Melih’i aradı.

– Neredesiniz? diye sordu.

Melih:

– Bilim fuarının ön kapısındayız, dedi.

Ardından Sedef, Melih’in elini bıraktığı gibi hızla koşmaya başladı. Melih’in ödü patladı. Hızlıca Sedef’in peşinden koşmaya başladı. Ama kız o kadar hızlı koşuyordu ki aralarında beş metre vardı. Melih aniden Sedef’i kaybetti. Korkuyla sağına soluna bakmaya başladı. Kalbi, Sedef’i kaybetme korkusuyla yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu.  Sonra üç metre ötesindeki bankta Sedef’i, Deniz’in kucağında otururken gördü. Melih düşüncelere dalmış kırmızı banka bakıyorken, kızlar aynı anda, “Melih” diye bağırdılar. Melih’in içi rahatladı. Arkadaşlarının yanına banka oturdu. Bankta otururken Sedef romanını okudu, Deniz ve Melih de içeride ne görebilecekleri hakkında konuştular.

Yarım saat sonra Ahmet ağır ağır yürüyerek bankın yanına geldi.

Sedef:

– Çok şükür kaplumbağa Ahmet de gelebildi, dedi.

Ahmet önemsemez bir tavırla:

– Ha, ha, haaa! dedi.

Sedef ile Ahmet laf atışması yaparken, Deniz’in gözü yan bankta oturan dedektif kıyafetli adama kaydı. Adam çocuklara kulak kabartıyor, sonra da defterine bir şeyler yazıyordu.

Deniz adama pek aldırmadı.

Bilim fuarı, Sedef ve Ahmet’in pek ilgisini çekmediği için Sedef o kırmızı bankta oturup romanını okumaya devam etti. Ahmet isi ne yapabilirdi ki? Yakında bir internet cafe bulup orada biraz takıldı.


DEVAMINI OKU – Bölüm 6 : Gizemli Adam


 

2 x 2 TAKIMI – YAZ TATİLİ – Bölüm 6 : Gizemli Adam

İçeride de o adam onları takip ediyordu. Deniz adama sinir oldu. Melih ne zaman bir şey söylese adam hemen not ediyordu. Bir ara kaygan bir yoldan geçerlerken adam “Gümm!” diye düştü. Deniz içinden derin bir “Oh!” dedi. Melih’in de gürültüden ödü koptu.

Deniz yere eğildi, bağcığını bağladı. Ardından Melih’i kolundan tuttuğu gibi dışarı çıkardı.

Dışarı çıkınca Melih, Deniz’e sinirlenmişti.

–  O kadar sıra bekleyip içeri girdik. Neden şimdi dışarı çıktık?

– Çünkü o adamı sen de gördün. Defterine sürekli bir şey yazıyordu. Ama biz susunca o da bir şey yazmıyordu. Bu yüzden şüphelendim. Şansıma adam yere düştü. Ben de bağcığımı açıp yeniden bağladım ve ayağa kalkarken defterini aldım.

– Pekiyi ya defterde ne yazıyor o zaman?

– Ona da kulübede bakarız.

Melih, Ahmet’i aradı. Sonra da Sedef çığlık atarak yerinden fırladı. Melih; “Ne oldu?” dedi.

– Bank aniden titredi, dedi küçük kız.


DEVAM EDECEK


 

Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun!
Loading

4 KUZEN TAKIMI

BÖLÜM 1 – ORMAN

– Ecem, hadi gel, korkak olma!

– Be-benn ko-ko-korkak değilim. Sa-sadece ormanları sevmiyorum. A-ayrıca se-sende bazı şeylerden korkuyorsun Deniz.

– Sana boşuna demedik biz de gelelim diye Ecem.

Dört kuzen, gece evden kaçıp ormana gelmişlerdi. Çünkü Deniz telefonunu sabah ormana pikniğe gittiklerinde kaybetmişti. Onu bulmaları gerekiyordu.

– Mehmet, Ali  ve Ecem, hanginiz telefonunu yanına aldı?

– Ben aldım, dedi Mehmet. Aralarında en cüsseli olan oydu.

– O zaman benim telefonumu çaldır!!!

– Tamam, sakin ol, dedi Ali. Ses şuradaki labirentten geliyor.

– Deniz, bu arada Ecem nerede? dedi Mehmet, ikizinin kaybolmasından korkarak.

– Buradayım, diye tırsmış bir ses geldi.

Hemen ardından labirente girdiler.

– Sakın birbirimizden ayrılmayalım. Şimdi yoklama yapacağım.

– Mehmet!

– Burada!

– Ali!

– Burada!

– Ecem!

Cevap yok. O sırada önlerindeki çıkmaz duvarda kocaman bir dikdörtgen belirdi. Bu dikdörtgen o kadar parlaktı ki, Mehmet bile gözlerini açamadı. O sırada biri yere yığıldı. Ama çok aydınlık olduğu için onun kim olduğunu bilemiyorlardı.

Dikdörtgen geldiği gibi kayboldu. Deniz’in el fenerini yere doğrultup çığlık atması bir oldu. Çığlık atmasıyla Ali ve Mehmet yerlerinden sıçradılar. Onlar da yere bakınca Mehmet:

– Olamaz, dedi.

Ecem, toz toprak içinde yerde yatıyordu. Ali hemen Ecem’i doğrulttu ve;

– Galiba bayılmış, dedi.

On beş dakika sonra Ecem iniltiler çıkararak uyandı. Mehmet;

– İyi misin? diye sordu. Kız cevap verdi;

– İyiyim. Bir çukura düşmüştüm. Sonra çok parlak bir üçgen belirdi ve beni içine çekti. Kendimi aşağıya düşüyor gibi hissettim. Sonra beyaz zırhlı bir şövalye mavi, tıpkı elmas gibi parlayan bir kılıçla bir dikdörtgen çizdi. Çizerken ben galiba bayılmışım.

BÖLÜM 2 – BU NE BÖYLE?

– Ali, neredesin? dedi Deniz.

– Bir türlü bir arada duramıyoruz!

– Benim karnım gurulduyor.

– Bebek gibisin Ecem!

– Sinirlenme Deniz.

İşte Mehmet cümlesini bitirdiği anda, ağaçlardan en büyüğünün üstünde bir daire belirdi.

– Yine mi? dedi Deniz.

O sırada beyaz zırhlı, parlak elmas gibi bir kılıcı olan şövalye üç çocuğu tuttuğu gibi dairenin içine çekti.

– İmdat! dedi Deniz. Ardından etraf çok karanlık olduğu için hepsi gözlerini kapattı.

Mehmet gözünü açtığında kendisini bir yarasanın üzerinde buldu. Var gücüyle bağırmak istedi ama tir tir titrediği için  beceremedi. Deniz’i uyandırmaya çalıştı.

Deniz gözünü açtığında, “Ne oldu?” diye sordu. Mehmet yan taraflarındaki yarasanın üstünü gösterdi.

Eren gözünü açtığında zırhlı şövalyenin kucağında olduğunu gördü. Kalktığında ise bir yarasanın üstünde olduğunu anladı.

– Neredeyiz biz? diye zırhlı şövalyeye sordu.

– Devler ülkesinin en ıssız adasındayız.

Ardından yandaki yarasa onlara doğru yaklaştı ve zırhlı şövalyeyle birlikte yarasaya atladılar.

BÖLÜM 3 – GİZEMLİ ADA

– Burada başka canlı var mı?

– Nerede uyuyacağız?

– Ali nerede?

– Buradan nasıl kurtulacağız?

– Ben çok acıktım!

Diyordu 3 kuzen. Her kafadan ayrı ayrı ses çıkıyordu.

– Tamam, yeter! dedi zırhlı şövalye. Burada başka canlı yok ama ölü var!

– Neee! diye bağırdı üç kuzen.

– Ali’yi kara şövalye çaldı. Buraya onu kurtarmaya geldik.

– Ve burada ölüler olduğu için ölü yiyecekleri var.

Ardından şövalye bir kare çizdi, sonra tek tek içine atladılar.

Kendilerini bir geminin içinde buldular. Karşılarında yine aynı ada vardı.

Gemi yavaş yavaş batmaya başladı. Şövalye:

– Olamaz,  deyip bir daire çizdi ve yine adadalardı.

– Buradan kurtuluş yok, dedi şövalye.  Mehmet çantasından 4 tane elma çıkardı. Kuzenlerine verdikten sonra Ali’nin hakkını da şövalyeye verdi. Şövalye teşekkür etti. Suları yoktu, evleri yoktu. Ama şövalye bir ağacın tepesine çıkıp havaya büyük bir ev çizdi. Sonra ev birden belirdi. Sonra bir fıçı çizdi ve içine de su çizdi. Ve;

– Bunlarla idare edelim. Bir, iki gün sonra size güçlerinizi öğreteceğim, kara şövalyeyi yenmemiz gerekiyor.

Üç kuzenin ağızları kulaklarına vardı.

DEVAM EDECEK!

Prenses Benkıs

Gözlerimi açtığımda etrafımda bir sürü mantar vardı. Ama içlerinde en hoşuma gideni çok süslü bir mantardı. Sonra o süslü mantar yanıma yaklaştı ve beni havaya kaldırdı.

– İşte prensesimiz, dedi.

Çok heyecanlanmıştım.

Şimdi ise 18 yaşımdayım. O zamandan beri babamı hiç görmedim.Acaba o nasıl biriydi? Annem ona benzediğimi söyler. Babamı annemler yeni evlendiğinde olan bir savaşta kaybetmişiz. Savaşta 15 tane karga bize saldırmış. Kargaların elebaşı babamı kaptığı gibi götürmüş…

Yarın hayatımın en önemli yarışması var; Güzellik Yarışması. Babam ile annem bu yarışmaya katılmışlar. Ve bütün mantarlar arasından en güzeli babam seçilmiş.

Sabah erkenden kalktım. 4 yıldım yaşım tutmadığı için bu yarışmaya giremiyordum. Ama bu yıl girdim. Hemen hazırlanıp otobüse bindim. Prenses olduğum belli olmasın diye üstüme siyah pelerinimi giyip kapşonumu yüzüme kapatmıştım.

Yarışmaya gelince hemen elli birinci kartı alıp yerime geçtim. İlk sekiz turu da geçtim. Dokuzuncu turu da çok zor geçtim. Sıra onuncu tura gelmişti. Bu final demekti. Sadece KaraMan ile ben kalmıştım. KaraMan siyah bir mantar olduğu için makyajını da siyah yapıyordu. Ama gerçekten çok güzeldi. Onu çok kıskandım. Biri bana dokunsa ağlayabilirdim. Yarım saat sonra içeri ProMan girdi. Meğerse KaraMan hile yapıp üzerine güzellik iksiri dökmüş. Böylece yarışmayı ben kazanmıştım 🙂

Tavşan Taki

 

O gün hava çok sıcaktı. Taki, Mırnav ve Lala ile oynuyordu. Sonra Mırnav’ın arkadaşı Kake gelince, Mırnav Kake’yle oynamaya başladı. Ardından Lala;

– Eyvah, şimdi köy okulundaki öğrenciler çıkacak. Koş Taki, dedi. Taki de:

– Ne olacak ki, diye yanıt verdi Taki. Ardından zil çaldı. Çocuklar Taki’yi fark etmeyip üzerine koşmaya başladılar. Taki de korktuğum için kaçamadı. Çocuklar Taki’yi   tekmelediler. Meğerse Minik’de onları uzaktan gözlüyormuş. Koştura koştura Lala’nın yanına geldi. Ve;

– Taki’nin başı dertte! Biri Taki’yi tekmeledi, dediği zaman, Lala:

– Nerede, diye sordu.

– Okulun kapısının önünde.

– Teşekkür ederim Minik. Sen burada bekle. Ben Taki’ye yardım etmeye gideceğim.

Lala, saklana saklana okulun kapısının önüne gitti ve bir kız çocuğunun Taki’yi alıp kendi evine götürdüğünü gördü. Taki, yarı uykulu yarı bayılmış bir şekilde duruyordu. Ardından kız koşarak eve gitti. Lala Taki’ye bir şey olabilir korkusuyla titremeye başladı.

Kız, Tavşan Taki’yi eve getirdiğinde annesi;

– İyi yapmışsın. Hayvanlara yardım etmek güzel bir şey, dedi ve kız annesiyle birlikte Taki’nin yaralı bacağını sardı. Sonra bir kutunun içine bebek battaniyesi serip tavşan Taki’yi kutuya koydular. Kutuyu da sobanın yanına koydular. Ve her gün bacağını kontrol ettiler.

Bir hafta sonra Taki iyileşmişti. Tavşan Taki koşa koşa Lala ve Minik’in yanına gitti. Ve olanları anlattı. Bundan sonra mutlu yaşadılar.

Arabadaki Leylek

Leylek yolda iki tekerlekli bir araba gördü. Sonra arkadaşı ve kardeşi bu leyleğin yanına geldiler. Ardından onlar da arabayı fark etti. Leyleğin kardeşi arabaya bindi. Ama bir sorun vardı. Araba dik durmuyordu. Leyleğin kardeşi çok üzüldü. Çünkü uzun bir yoldan geliyordu. Çok yorulmuştu. Leyleklerden biri de arabanın dik durmadığını fark etti. Bunu diğer leyleğe açıkladı ve beraber bir karar aldılar. Büyük olan iki leylek küçük leyleği arabayla götürecekti. Hemen arabayı sürmeye yani ittirmeye başladılar. Küçük olan çok mutluydu. Çünkü hem etrafı izliyor, hem oturuyor, hem de yolculuk ediyordu.

Bir süre sonra varmaları gereken yere vardılar. Ama küçük leylek hiç yorulmamıştı. Onu arabayla buraya kadar getiren abisine ve arkadaşına teşekkür etti. Bütün leylekler bu olay sayesinde birlikten kuvvet doğduğunu anladılar.

İsraf ve Tutumluluk

“İsraf ve tutumluluk nedir?” diye sorulduğunda benim aklıma, “bir günde acaba kaç tane şeyi israf edebiliriz?” diye bir soru geliyor. Bir saymayı deneyelim; sabah kalkıyoruz, kahvaltı yapıyoruz, okula gidiyoruz, ders işliyoruz, öğle yemeği yiyoruz, eve gidiyoruz ve akşam yemeği yiyoruz.

Bu saydıklarım içinde bazı şeyleri israf edebiliyoruz. Mesela kahvaltıda yiyecekleri israf edebiliyoruz.

“Peki ya bir günde ne kadar tutumlu olabiliriz?”

Gün içinde neredeyse her şeyi israf ediyoruz. Ama bilinçli olursak ne kadar az israf edersek, o kadar da tutumlu olabiliriz.

En önemli israflarımızdan biri de zaman israfı. Örnekle anlatalım; Ben bir ekmeği çöpe atarsam çiftçilerin emeğini, değirmencinin emeğini, babamızın ve annemizin ekmek yiyelim diye uğraşıp kazandıkları parayı çöpe atmış olurum.

Kısacası bilinçli olup hiçbir şeyi israf etmeyelim. İsraf edenleri uyaralım. Daima tutumlu olalım.

İki Ayağını Bir Pabuca Sokmak

Benim adım Asya. Sakın “Asya kıtası” diye düşünmeyin. Ben 11 yaşındayım.

Sabah erkenden kalktım. Annem uyandırdı. Nedenini sordum. Ellerini kızgınlıkla beline koydu ve “Okulun ilk günü.” dedi, kardeşim Leylak’ı uyandırmaya gitti.

Leylak bir çiçek ismiymiş. Bunu beş yaşımda öğrenmiştim. Ama arkadaşlarım hala Leylak’ın ne olduğunu bilmiyorlar.

Hızlıca hazırlandım. Kardeşim Leylak’la kahvaltı yaptık. Dişlerimizi fırçaladık. Tam “İşim bitti.” diye düşündüğümde servis aradı. O anda ne kadar ofladığımı bilmiyorum. Hemen kardeşimle servise indik.

Okulda sınıfımızın kapısında “iki ayağını bir pabuca sokmak” deyimi vardı. Anlamını okuyunca annemin bu sabah bu deyimi uyguladığını anladım. Anlamı : Birini, bir işi hemen yapması için çok sıkıştırmak.

Okulda ilk günüm boyunca bu deyimi düşündüm.

Eve gidince anneme hemen bu deyimi anlattım. Annem, “Haklısın galiba, biraz öyle oldu.” dedi. Ben de bir deyim daha öğrenmiş oldum.

Üzgün Ceket

Bir mağazanın vitrininde duruyordum. Üzerimdeki resimde gökkuşaklarından arabalara kadar her şey vardı. Ama ilk günümde kimse beni almak istemedi. Ben biraz üzüldüm.

İkinci gün güzel bir kadın beni eline aldı ve incelemeye başladı. Yüzünde bir gülümseme vardı. Galiba beni beğenmişti. Biraz daha alışveriş yaptıktan sonra beni kasaya götürdü.

Güzel kadın, “Hediye paketi yapabilir misiniz?” diye sordu. Kasiyer, “Evet, yapabiliriz.” dedi.

Hemen ardından etiketimi çıkarıp beni süslü bir pakete koydu. Her yer karanlıktı, bu yüzden hiçbir şey göremiyordum.

Birkaç saat sonra çocuk çığlıkları duydum.  “Aç, aç” diye bağırıyorlardı. O anda bir çocuğun doğum gününde olduğumu anladım.

En sonunda paketten çıkarıldım. Doğum günü meğerse ormanda kutlanıyormuş. 6 yaşındaki bir kız çocuğu beni eline aldı. Annesine götürdü. “Aslı yengem bunu bana almış. Ama işi olduğu için gitti.” dedi. Ardından köpek kulübesinin yanında duran hediyelerin arasına beni koydu. Arkadaşlarıyla top oynamaya gitti.

Aniden köpek benim kolumdan tutup kulübesine aldı.Çok korktum. Çünkü çamurlanmıştım.

Bir saat sonra doğum günü partisi bitti ve beni o çamurun içinde unuttular. Artık her zaman üzgündüm…

Kim bilir, ormandaki  köpek kulübesinin içindeki çamurlu o ceket belki de hala oradadır.

Bölüm 1 – Hayatımdaki Gerçekler

Bugün de her gün olduğu gibi benimle “Vampir Aleyna Gece ” diye konuştu sınıf arkadaşlarım. Aklınızdaki soruyu biliyorum “Neden vampir?“ diye düşünüyorsunuz. O zaman açıklayayım: Vampirlerin sahip olduğu gibi köpek dişlerim uzun ve diğer dişlerime göre büyük. Aynı zamanda (Neden bilmiyorum) babam gündüz çalışmak yerine GECE mesaisi yapıyor.

Her zamanki gibi eve koşarak gittim. Arkadaşlarımın alaylarını unutmak için bir spor arabayla yarıştım ve kazandım.

Eve vardığımda babam bana ne olduğunu sordu. Bende her zamanki gibi arkadaşlarımın benimle vampir diye dalga geçtiklerini söyledim. Ama babam önceki durumlarda verdiği cevabı vermedi. Her zaman “Onların dediğine kafayı takma.” derdi. Ama bu sefer “ Ah Aleyna, ne kadar da çabuk büyüyorsun. Gel kafeye gidelim. Orada sana anlatırım.” dedi ve “Ben hazırlanacağım. Ne olur ne olmaz bavulunu da hazırla.” diyerek odasına gitti. Böylece beni kafamda büyük bir soru işaretiyle salonda bıraktı.

Birkaç dakika sonra kafamdaki büyük soru işaretiyle odama gittim. Acaba gerçekten vampir miydim? Bunu anladım da neden bavulumu hazırlıyorum? Acaba taşınıyor muyuz? İnşallah öyledir. Çünkü arkadaşlarımdan falan bezdim artık.
Babam çoğu zaman böyle garip davranır. Ama bu sefer bence ciddiydi. Hemen odama gittim. En sevdiğim elbise olan uzun gece mavisi elbisemi giydim. Bavuluma birkaç parça kıyafet , yarasa şeklinde el fenerimi ve ilk yardım malzemesi aldım. Nedense içimden bir ses almamı söylüyor. Bu yüzden ilk yardım malzemesi aldım.

Salona geri geldiğimde babam çoktan hazırdı. “Haydi gidelim.” dedi. Ben de olur diye cevap verdim. Ama kafeye yürürken babamın elinde bavulunun olmadığını gördüm. Tam babama neden bavul almadığını soracaktım ki babam “İşte geldik” dedi. Bende sormaktan vazgeçtim. Çünkü hemen neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Babam “ Bak ne diyeceğim. Sana olanları göstererek anlatsam daha iyi olacak. O zaman kafe yerine lunaparka gidiyoruz.” dedi. Olanlara bir anlam veremiyordum. Acaba vampir olmakla – ki vampir olmanın konu ile bir ilgisi var mı onu bile bilmiyorum- lunaparkın ne alakası var?

Babamla bir banka oturduk. Bir süre sonra babam “Bu seni çok zorlayacak bir konu. Bu yüzden büyümeni bekledim Aleyna. Aslında bu dünyada sadece seni iki kişi önemsiyor olabilir. Orada,benim ve uzun zaman önce taşınan annenin buluşları sayesinde, tanınan ve önemsenen birisin. Anneni özlemiş olmalısın. Onunla yakında beraber olacaksınız. O da seni çok özledi ama senin iyiliğin için özelliklerinin gelişmesini bekledik.” Benim annem gerçekten beni düşünüyor muydu? Küçükken neredeyse her seferinde kapı çaldığında “Anne geldi.” diye kapıya koşuyormuşum ve hiçbir zaman gelmiyormuş. Hâlâ gelmedi. Onu kaybettiğimizi sanıyordum. Meğer beni babamla bırakıp gitmiş, bizi terk etmiş. ”Yani o bizi terk etti ve beni çok özledi. O zaman neden çok özlediği halde hiç gelmedi” diye sitem ettim. “Tüm soruların cevabını öğreneceksin zaten Aleyna. Hadi gel. Taksi geldi.” dedi babam. Ve taksiye bindik. Babam bu sefer takside benimle birlikte arkaya oturdu.

Taksiden inince babam “İşte geldik” dedi on yıldır terk edilmiş lunaparkı göstererek. Burada mı bana göstererek anlatacaktı? ”Neden buraya geldik?” diye babama sordum. Babam cevap vermedi ve “Hadi gel Aleyna, bu taraftan.” dedi. Ama gittiği taraf, her önünden geçince içimin ürperdiği korku tünelinin girişiydi. “Peki” diye korkarak cevap verdim. “Gerçekten korkuyor musun Aleyna?” babama korkakmışım gibi görünmek istemedim. Çünkü belki benim çok korktuğumu düşünüp vazgeçebilir. Yine de yalan söylememek için “biraz” cevabını verdim. Aslında çok heyecanlıyım.

Babam tünelin başındaki vagona oturdu. “Haydi gel yanıma. Bu tünel özel bir tünel. Aslında bazı korkunç yerleri var ama bence sen cesaretli ve cesursun” dedi. Bana da kafamı evet anlamında sallamak kaldı. Çünkü çok korkuyordum. Vagonda babamın yanına iyice sokuldum.

Vagon gıcırdayarak hareket etti. Ben nefes almaya bile korkuyordum. Çünkü karşımıza ne çıkacağı belli olmazdı. Ne de olsa on yıldır kimse buraya girmemişti. Aslında belki birileri gelip buraya kaçak girenler için tuzak hazırlamış olabilir. Acaba babam da korkuyor mudur? Babamın yüzüne baktım. Babamın yüz ifadesi, sanki burası onun eviymiş gibi bir ifadeydi.

Havadan ikide bir örümcekler aşağı düşüyordu. O kadar karanlıktı ki o örümceklerin gerçek olup olmadıklarını bilmiyordum. O sırada kafamdan aşağı bir bardak kadar su döküldü ve ben çığlık attım. “Ne oldu Aleyna? Etraf çok mu karanlık geldi?” diye sordu babam. “Hayır baba, üstüme neredeyse bir bardak su döküldü” “Demek ki bu sefer sana döküldü. Bu su olayı da korku tünelinin bir parçası” dedi babam.

Korku tünelinin ortalarına doğru vagon durdu. Kalbim “Güm Güm ” diye atıyordu. O kadar sessiz bir ortamdı ki kalbimin atışını bile duyabiliyordum.

Babam “Haydi inelim” dedi ve vagondan indik. Duvarı elleriyle aramaya başladı. “İşte burada, elini buraya koy Aleyna.” El fenerimin yardımıyla duvardaki el şeklindeki yere elimi koydum. Koyar koymaz duvardan “Kişilik testi olumlu, Vampirya ‘ya hoş geldiniz” diye bir ses geldi ve duvar sağa doğru kaymaya başladı. Ben hemen birkaç adım geri çekildim ve “Ben bir vampir miydim! Ama gün ışığı beni etkilemiyor, nasıl?” diye bağırdım. Aslında şu an hayatımın en güzel anı olabilir. Karşımıza otuza yakın merdiven çıktı.

Merdivenlerden iner inmez babamdan önce içeriye koştum.

“Hey, yavaş ol Aleyna. Acelen ne?”

O kadar heyecanlıydım ki “Baba, hem annemi göreceğim hem de belki yarasa olabileceğim. Bunlardan güzel bir şey var mı?”

“Tabi ki de yok Aleyna. İstersen biraz sana etrafı tanıtayım.”

“Olur baba.”


DEVAMINI OKU – BÖLÜM 2 – Vampirya’daki Hayat


 

Seni Tanımak İstiyorum Ya Resulallah

Seni tanımak istiyorum,
Konuşmak istiyorum.
Seni çok seviyorum,
Ya Resulallah.

Dediler ki bana,
Gül gibi kokuyorsun.
Dediler ki bana,
Çocukları seviyorsun.

Öğrendim ben,
Senin ahlakını.
Öğrendim ben,
Senin hayatını.

Beni mutlu ediyorsun;
Çok sevindiriyorsun.
Ahlakını seviyorum,
Ya Resulallah.

Seni tanımak istiyorum,
Konuşmak istiyorum.
Seni çok seviyorum,
Ya Resulallah.

Bölüm 2 – Vampirya’daki Hayat

Vampirya kocaman binaları olan teknoloji harikası bir yer. Bir kaç tane dershane var. Kocaman bir okul var. Buranın adı da Vampirella. “Baba, bu okul adını nereden almış?” “Bu okul adını senden almış. On bir yıl önce sen doğunca senin vampir kimliğine Vampirella, dünya adını da Aleyna koyduk” .

“Baba annem nerede?” “Ben de bu soruyu sormanı bekliyordum. Annen şuradaki uzun binanın en üst katında oturuyor. Benim bir işim var. Sonra görüşürüz.” Çok güzel. Acaba o uzun binanın kapısı nerede?

Tamam, kapıyı buldum ama kapı çok yukarıda. O sırada yanıma bir adam geldi ve bir şeyler mırıldandı. Birden yarasa oldu ve kapıya uçtu. Nasıl yarasa olunur? Dur bir dakika. Burada bir resim var. Resimde ayağı kırık biri ve sağ tarafı gösteren bir ok var. Sağ tarafta bir engelli kapısı olmalı. Hemen sağ tarafa koştum. Orada yerde bir kapı vardı. Kapının eni geniş ve boyu kısaydı. O kapıdan geçebilirsem ancak sürünerek geçebilirim ve ben de en sevdiğim elbise ile yerlerde sürünmek istemiyorum ama galiba zorundayım.

İlk önce yere oturdum, sonra yere yüz üstü yattım. Bunları yaparken beni kimsenin görmemesine dikkat ettim çünkü herkes beni garip bulurdu. Neyse, sürünerek geçtim. Sonra ayağa kalktım, bir de ne göreyim! Binanın içi kocamanmış ve bir sürü daire var ama bununla beraber bir sürü sorun var. Birinci dairenin yanında bir tane daha küçük daire var, şimdi annem en üst katta yaşıyormuş acaba annem hangi kapıda yaşıyor? Büyük kapıda mı yoksa küçük kapıda mı? Acaba annem kaç numaralı dairede oturuyor?

Bu konuyu yukarı çıkınca düşünelim. Etrafta dolaşmaya başladım acaba asansör, en kötü ihtimal merdiven nerede? O sırada birbirleriyle şakalaşan iki üç yarasa geldi ve uçarak sağdaki koridora doğru yönlendiler. Ben de fark edilmemeye çalışarak peşlerinden gittim sonra küçük bir cam kutuya bindiler. Galiba bu cam kutu yarasa asansörüydü. O da ne? Galiba cam asansörün altında bir tutma yeri var! Cam asansör biraz yukarı çıkınca altına tutundum ve yukarı çıktım. O yarasalar en üst kata çıktılar ben de bir alt kata indim. Etrafa bakındım, üst kata çıkmak için bir fikir aradım ve şahane bir fikir buldum. Burada kalıp yarasa olmaya çalışacağım. Evet haydi deneyelim. Kollarımı uçarmış gibi yukarı aşağı yaptım olmadı. Aynı hareketi parmak ucunda yaptım olmadı. Acaba yarasa olmak için ne yapmak gerekiyor? Of! Çok yoruldum. Acaba burada kafeterya var mıdır? Acaba uçmak dışında üst kata çıkmanın bir yolu var mı? Şu anda sinirlerim çok bozuk, ne yapmam gerek bilemiyorum. Kafamda ne kadar çok acaba var!Acaba birinden telefon istesem de babamı mı arasam?Aynen, mantıklı. Haydi o zaman bu kata gelen birilerini bekleyeceğim.

On beş dakika sonra bir vampir bu kata geldi ve ben de fırsat bu fırsat diye düşünüp o vampirin yanına gittim. “Babamı aramak için telefonunuzu alabilir miyim?” diye sordum. “Telefon ne ki saf kız.” dedi. O an şoke olmuştum, buradaki teknoloji ile dünyadaki teknoloji aynı değil mi?

“Siz burada neyle haberleşiyorsunuz?”

“Biz burada vampirtok kullanıyoruz. Ne oldu?”

“Şey, ben buralarda yeniyim. Adım Aleyna, pardon Vampirella. Ben babamı veya annemi arıyordum ama bu kattan çıkamıyorum. Yukarı kata çıkmak için ne yapabilirim?” dedim. Vampir de“ Ah, özür dilerim. Galiba bu binayı bilmiyorsun. Gel sana asansörü göstereyim.” dedi ve yarasa olup uçmaya başladı.

“Şey, ben yarasa olmayı bilmiyorum. Acaba yarasa nasıl olunur?”

“Aslında yarasa olmak için belli bir zamanı beklemen gerek ama işin kötü tarafı her vampir de bunun farklı zamanlarda olması. Bu yüzden yukarı çıkmak için ışi suyunu kullanman lazım. Buralarda yeni olduğuna göre ışi suyunu kullanmayı bilmiyorsundur” dedi vampir. Bende evet anlamında kafamı salladım. Bir suyla nasıl yukarı çıkabilirim?

“ Bak şimdi. Önce bu suyu içiyorsun ve hemen ardından nereye gitmek istediğini söylüyorsun. Bu kadar basit. Bu arada adın neydi?”

“Adım Vampirella”

“Sen o ünlü Vampirellasın!”

“Ben ünlü müyüm?”

“Tabii ki de evet. Bize Vampirella evden çıkmak istemiyor demişlerdi. Ama sen evden çıkmışsın”. O anda gözlerim doldu. Evet, babam bana ünlüsün demişti ama bu kadar da ünlü olacağımı beklemiyordum. Sonra gözlerimden korktuğum için yaşlar dökülmeye başladı. Bende vampirin beni soru yağmuruna tutmasını istemediğim için koşmaya başladım. Ama ben ne kadar koşarsam koşayım vampir peşimden geliyordu. Aslında bu kat labirent gibiymiş.

Sonra hızla sola koştum. Arkama bakarak koşuyordum. O sırada hızlandım ve duvara çarptım. Meğerse bu koridorun sonunda başka bir koridor yokmuş. Duvara çarptıktan sonra başım döndü ve yere düştüm. Kafamı yere çarptım. Ardından “Vampirella” diye seslendi biri ve daha kendisini göremeden gözlerim ağır ağır kapanmaya başladı. Bayılmıştım.


DEVAMINI OKU –  BÖLÜM 3 – Hastane


 

Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun!
Loading

Bölüm 3 – Hastane

Uyandığımda hastanede yatıyordum. Başım çok ağrıyordu. Etrafımda kimse yoktu ve her yer karanlıktı. Galiba gece olmuştu. Yattığım yerden doğruldum. Kolumda serum vardı. Doğrulunca canım yandı. Bende geri yattım. O sırada odanın kapısı aralandı. Biri ışığı yaktı. Ben de gözlerimi kıstım. Bu yüzden beni uyuyor sanabilirlerdi. İçeriye iki doktor girdi ve konuşmaya başladılar. Ama doktorların ne dediğini anlamıyordum.

Sonra doktorlardan biri odanın diğer tarafındaki masaya gitti. Diğer doktor da dişine bir şey taktı. Sivri ve beyaz bir şey. Ardından yanıma yaklaştı ve masadaki doktor ona “Başla” diye komut verdi. Ben de daha fazla dayanamayıp gözümü açtım. Yanımdaki doktor da “Demek uyandın. Seni normalde taburcu edecektik ama beyninin çarpma anında hasar aldığını gördük. Bu yüzden sana dişrum tedavisi uygulayacağız. İstersen yarasa olabilirsin. O zaman daha rahat edersin.” Dedi ama ben doktora yarasaya dönüşemediğimi belli etmek istemedim. Cevap vermedim. “Başlıyorum” dedi doktor.

Ve bana gece bandı uzattı. “Al, en azından gözlerini kapat” dedi. Ama benim başım öyle dönüyordu ki, yatağa yığılmamak için kendimi zor tutuyordum. Neyse, gece bandını gözüme taktım. Ve korkumu yenmeye çalıştım. Doktor beni yavaşça yatağa yüz üstü yatırdı. Ayaklarımı dümdüz uzattı. Galiba bu tedavi yöntemi sırttan yapılıyordu.

Doktorun ne yaptığını bilmiyorum ama galiba dişine taktığı şeyi enseme batırdı. Batırdığında canım çok acıdı. Ama kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Sonra doktor batırdığı her neyse onu ensemden çıkardı ve bana “Artık taburcu oldun” dedi ve beni kapıya götürdü.

 


DEVAM EDECEK


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun!
Loading

Bölüm 4 – Kardeşlerim

Kapıda beni iki yarasa bekliyordu. Doktor bir tanesine durum raporu verdi. O da doktora teşekkür etti. Ardından yarasalar vampir oldu. Bir genç kız ve bir küçük çocuk vardı. Küçük dediğim iki yaşında ya var ya yoktur. “ Naber Vampirella” dedi. Ben de cevap olarak “İyiyim” dedim. Acaba bu kız ve küçük çocuk kimdi?
“Siz kimsiniz?” dedim. “Beni hatırlamıyor musun?” dedi. Demek ki küçükken onu görmüştüm. “Hayır” dedim. “O zaman sen hayatını bilmiyorsun. Ben senin ablanım. Bu da senin erkek kardeşin Vankat. Benim adım da Meylan.” “Peki ama neden ben sizi daha önce görmedim?” “Anlatmaya en başından başlayalım. Ben altı yaşımdaydım. Bir tam vampirdim.” “Tam vampir ne demek?”
“Tam vampir, vampirlerin bütün özelliklerini taşıyan vampirlere denir. Mesela ben gün ışığına çıkamıyorum. Sadece Vampirya’daki vampir güneşine çıkabiliyorum. Ama yarı vampirler normal insan güneşine çıkabiliyor. Anlatmaya devam edelim. Sen doğdun ve testler sonucu yarı vampir olduğun ortaya çıktı. Bir yıl sonra Vampirya da zombilerle savaş çıktı. Babam dünyaya taşınmak istedi. Ama ben ve annem tam vampir olduğumuz için sadece ikiniz gidebildiniz. Savaş bitene kadar zaten iki yıl geçti. Sen artık üç yaşındaydın. Annemler de seni orada büyütmeye karar verdiler. Artık vampir olmaya başlayınca babam seninle birlikte tekrardan Vampirya’ya taşındı.” “Az biraz anladım. Ama artık evimize gidebilir miyiz abla?” “Tabii ki de. Ama eve giderken Vankat için abur cubur almamız lazım” dedi ablam Vankat’a bakarak.
Hastaneden çıktık ve eve doğru yürümeye başladık. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ben çok yoruldum, galiba ablam da Vankat’ı taşımaktan yorulmuştu ve söylenmeye başladı. “Of Vankat of. Ne zaman büyüyeceksin de kendi başına yürüyeceksin?”. Ablam iyice Vankat’a söyleniyordu. Vankat ise bir gözü kapalı bir gözü açık sırıtıyordu. “Bu böyle olmaz, teknovara binelim” dedi ablam ve bir kanatlı uçan tabelanın altında durup, beklemeye başladı. Ben de fırsat bu fırsat diye düşünüp ablama “Teknovar nedir abla?” diye sordum. “Teknovar bir çeşit toplu taşıma Vampirella” diye sorumu cevapladı.

Bölüm 5 – Annem

Teknovardan indiğimizde ablam “Hadi gel Vampirella” dedi ve yerdeki bir kapağı açmaya çalıştı. Ben çok şaşırmıştım. Çünkü orası kanalizasyon kapağına benziyordu. Sessizce ablamı seyrettim. Ablam sanki normal bir kapı açıyormuş gibi kapağı açtı ve içeri atladı. Ben de kapak kapanırsa diye koktuğum için ablamın peşinden atladım. Burası bakkal gibi bir yerdi. Ablam bir tane çikolata aldı ve uyuyan Vankat’ın çantasına koydu. Bakkaldan çıkınca eve doğru yürümeye başladık. Ben çok heyecanlıydım.

Annemin oturduğu binaya geldiğimizde ablam duvardaki bir taşı içeriye doğru itti ve binanın en üstüne kadar bir merdiven yükseldi. Ablam “ en üst kata kadar çıkacaksın” dedi. Ablam Meylan, kardeşim Vankat ve ben yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladık. En üst kata vardığımızda ablam cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı. İçerisi kocaman bir evdi. Amerikan mutfaktı (mutfak ile salon birleşik). Evdeki çoğu eşya (buna parkeler de dahil) siyahtı. Ablam “Anne, biz geldik” diye seslendi. Merdivenlerden siyah saçlı ve mavi gözlü bir kadın indi. Üzerinde siyah ve ayaklarına kadar uzanan bir elbise vardı. Ten rengi bembeyazdı. Annem, kitaplarda okuduğum vampirlere benziyordu.
“Merhaba Vampirella” dedi annem. Ben de mutlulukla “Merhaba” dedim. Mutluluktan ağlıyordum. Ama bir şey dikkatimi çekti. Annem beni özlemişe benzemiyordu. Ben “aman boş ver” diye düşünürken annem “Uzun zamandır geceleri dünyaya geliyoruz ama seninle konuşmak daha güzel bir his”. Demek ki annemler beni görmek için geceleri yanıma geliyorlarmış ama ben uyuyormuşum. Annem bana odamı gösterdi. Dünyadaki odama çok benziyordu ama daha büyüktü. Ablamlar bana evi dolaştırdıktan sonra beraber varizyon izledik. Varizyon, televizyona çok benziyor ama elini ekrana sokarak reklamlardan (vampirce bivertler) yiyecekler alabiliyorsun, arama yapıyorsun. Bence çok mantıklı bir icat. Annemden izin alıp odamda derin bir uykuya daldım.

error: Yazılarımı sitemden takip edebilirsiniz, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu gereği yazılarım kopyalanamaz.