Hayallerini Kovalayan Kız

“O bir kız. Kaykayla ne alakası olabilir ki?”.

Ter içinde uyandı. Sınıftaki oğlanlar kaykaya olan merakını o kadar küçümsüyorlardı ki, artık rüyalarında bile kaykay kaydığını göremiyordu. Yağmurun sesi yüzünden tekrar uyuyamadı. Akşam yatarken odasının camını açık bırakmıştı. Camı kapamak için yatağından kalktı. Camını kapadıktan sonra masanın üzerinde duran saate baktı. Saat sekiz olmuştu, annesi ile babası gitmiş olmalıydı. Yine de emin olmak için annesiyle babasının odasına gitti. Gitmişlerdi ve yataklarının üzerinde bir not vardı. Notta “Bugün sana bir sürprizimiz var” yazıyordu. “Sürpriz ne olabilir ki?” diye düşünmeye başladı. İçine bir kurt düşmüştü.

Annesi de babası da doktordu. Annesi iki sene önce çalışmaya başlamıştı, bu seneye kadar da yarım gün çalışıyordu ama artık kızının büyüdüğünü düşündüğü için tam gün çalışmaya başlamıştı. Kızının evde kendine bakabileceğini düşünüyordu. 7. Sınıfa giden bir kız için büyük bir sorumluluktu. Sabah akşam evde kimse yoktu. Çoğu zaman nöbete kaldıkları için geceleri de kimse yoktu. Tabi kızından başka. Bazen çok sıkıcı olabiliyordu bu durum. Evde konuşacak kimsesi olmuyordu.

Dersin başlamasına bir saat vardı, okul kıyafetlerini giydi, çantasına kitaplarını koydu ve beslenme çantasına koymak için peynirli bir sandviç yaptı. Okula gitmek için daha erken olduğundan okul yolundaki kafelerden birinde kahvaltı yapacaktı. Canı evde kahvaltı yapmak istemiyordu. Çünkü canı simit ve çay çekmişti. Evde simit yoktu.

Kafede camı sokağa bakan bir masaya oturdu, çay ve simit söyledi. Bu kafe en sevdiği kafeydi, çünkü oturduğu masa direkt yolun karşısındaki spor mağazasına bakıyordu. Ayrıca içerisi sıcacıktı. Bir hoparlörden klasik müzik çalıyordu. Klasik müzik en sevdiği müzik türüydü. Onu rahatlatıyordu.

Mağazanın vitrininde çok havalı, kurukafa desenli bir kaykay duruyordu, vitrinde duran havalı kaykaya bakarken düşüncelere dalmıştı. Acaba anne ve babasının sürprizi neydi? Garson çay ve simidi önüme koyunca birden yerinde sıçradı. Çayın bir kısmı üzerine döküldü. Hemen simidini yiyip eve koşarak gitti.

Üzerini değiştirdikten sonra hemen evden çıktı. Okula doğru yürürken çok ıslandı. “Keşke şemsiyemi alsaydım. Sırılsıklam oldum ama eve geri dönecek vakit yok. Çok sakar ve unutkanım” Diye geçirdi içinden. Okulda dersler düşüncelerle geçip gitmişti. Çoğu düşüncesinde kaykaya biniyordu ama her biri farklı yerlerde. Kimisinde sahilde, kimisinde ise yol kenarında.

Son ders eğitim liderliğiydi ve bu derse çoğunlukla okulun psikoloğu giriyordu. Bu hafta ki konu; başkalarının düşünceleri yüzünden özgürlüklerimizden ve istediğimiz şeylerden vazgeçmememiz gerektiğiydi. Psikolog konuşurken aklına sınıfın erkekleri geldi, onun kaykaya olan merakını küçümsüyorlardı. O da bu yüzden bu konuyla alakalı hiçbir şeyi okulda konuşmuyordu.

Eve geldiğinde, annesi ve babası da gelmişti. İki gündür çok yoğun çalıştıklarından bugün öğleden sonra ve yarın tüm gün evde olacaklardı, bu çok güzel bir sürprizdi. Hep beraber ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Yapmak istedikleri bir sürü şey vardı. Kutu oyunu oynamak, oyun konsolu oynamak veya film izlemek gibi.

Aradan biraz zaman geçtikten sonra film izlemeye karar verdiler. Annesi mısır patlatırken babası bilgisayarı televizyona bağlamaya çalışıyordu. “Acaba, kaykay kaymayı öğrenmek istediğimi babama söylesem mi? Evet, söyleyeceğim. Zaten yarıyıl tatiline az kaldı, o zaman kaymayı öğrenmek için parka gidebilirim.” diye geçirdi içinden.

– “Baba, ben kaykay kaymayı öğrenmek istiyorum.”
– “Tamam kızım, yarın spor mağazasına gider alırız. Yalnız bir şartım var: Kayarken kaskını takacaksın.”
– “Tamam baba, söz veriyorum takacağım.”

Çok güzel bir film izlediler ve yatma vakti geldi. Hiç uykusu yoktu ama sabah erken kalkması gerektiği için yatmalıydı. Uyku düzenine çok önem veriyordu. Böylece gün boyu dinç kalabiliyordu. Annesiyle babasına iyi geceler dileyip yatağa girdi. Yarın kaykayı olacağı için çok heyecanlıydı. Heyecandan uyku tutmuyordu. Uykusunun gelmesi için kitap okumaya başladı. Kitap bir kızın hikayesini anlatıyordu. Kızın maceralı bir hayatı vardı. Kitabı bir çırpıda bitirmişti. Rüyasında kitaptaki olay kendi başından geçiyordu.

Sabah uyandı ve o çok beğendiği kaykayın, aynı desene sahip kaskıyla birlikte yatağının yanında olduğunu gördü. Babası ona sürpriz yapmıştı. Hemen salona koşup anne ve babasına teşekkür etti. Bu iki gün hayatının en güzel günlerindendi. Artık bir kaykayı vardı ve ailesiyle çok güzel vakit geçirmişti.

Yarıyıl tatili boyunca her gün parka gidip kaymaya çalıştı. İlk başlarda kaykayın üzerinde durabiliyordu sadece. Pes etmedi ve çalışmaya devam etti. Zamanla daha çok mesafe kat etmeye başladı. Yarıyıl tatilinin son gününe gelmişti ve artık kayabiliyordu.

Bugün okulun ilk günüydü, okula kaykayıyla gitmeye karar verdi. Erkeklerin veya herhangi birinin ne düşündüğü artık umurunda değildi, onlar yüzünden kaymayı bırakmayacaktı. Kaykay kaymak hobisi haline gelmişti. Çoğu yere kaykayıyla gidiyordu, yağmurlu zamanlarda bile.

Evden kaykayını ve kaskını alıp çıktı, kaskını taktı ve kaymaya başladı. Yavaş yavaş daha da hızlandı, o kadar hızlandı ki adeta tekerleklerin üstünde yelle yarıştığını hissediyordu. Bir daha başkalarının düşüncelerinin onu engellemesine izin vermeyeceğine kendi kendine söz verdi.

Yaz tatili gelmişti. Her gün spor yapmak için kaykayıyla parka gidiyordu. Bir gün parkta, bankta oturup etrafı izleyen bir kız gördü. Onun yanına gitti ve kızla tanıştılar. Kız ona derdini anlattı. Kız futbolcu olmak istiyormuş ama arkadaşları bu düşüncesini küçümsüyormuş. “Aynı benim kaykay kaymak isteğimle dalga geçmeleri gibi” diye geçirdi içinden. Kıza kendi hikayesini anlattı. Beraber parkta yürümeye başladılar.

Bir ay sonra kızla çok iyi dost olmuştu. Ona özgüvenini kazandırmak için elinden geleni yapıyordu. Sanırım başarmıştı. Kız artık onun gibi, başkalarının olumsuz düşüncelerini kafasına takmıyordu. “Benim gibi başkalarının dalga geçtiği birçok insan varmış. Keşke insanlar başkalarının düşünceleri yüzünden hayallerinin peşini bırakmasa” diye geçirdi içinden.

Yazan: Betül Sayın

Matematik Sınavı

Ezgi, siyah düz saçlı ve bal rengi gözlere sahip çalışkan bir kızdı. Okuldaki yedinci sınıfların birincisi olan Ezgi, her türlü sürpriz sınavdan tam not alırdı.

Ders Matematik’ti. 7-A sınıfı bu dersi pek sevmezdi. Matematik öğretmenleri Hüsnü Öğretmen çok aksi, sinirli ve kırk yaşlarında bir öğretmendi.

Hüsnü öğretmen sınıfa elinde kâğıtlarla girince Ezgi dâhil bütün sınıftan yakarmalar yükselmeye başladı. Tabii bu yalvarıp yakarmalar Hüsnü Öğretmen “susmayanlardan yirmi puan kırarım!” deyince sona erdi.

Ezgi’yi ter basmıştı. Son bir haftadır derslerine çalışmamıştı. Çünkü dört gündür okul çıkışlarında arkadaşlarıyla bilgisayar oyunu oynamışlardı. Ayrıca bu sınavdan düşük not alırsa eğer bir daha bilgisayar oyunu oynamayı rüyasında bile göremezdi.

Hüsnü Öğretmen sınav kâğıtlarını dağıttı. Ezgi hızla sorulara göz attı. “Tamam, genel olarak yapabilirim. Eğer yapabileceklerimin hepsi doğru olursa geçer not alabilirim.” diye düşündü kaygıyla.

Yaklaşık yirmi beş dakika sonra Ezgi daha sadece bir soru yapabilmişti ve sadece on beş dakikası kalmıştı. Biraz düşündükten sonra aklına bir fikir gelmişti. Ama hayır, bunu yapamazdı. Ne olursa olsun kopya çekmeyecekti. Belki yan sırada oturan KareKök Sedat’tan bir soruya bakabilirdi. Yavaşça kafasını sola doğru çevirdi. Üçüncü soruya baktı, cevap yetmiş iki olacaktı. Ezgi cevabı sınav kâğıdına geçirdi.

Bir hafta sonra Hüsnü Öğretmen sınav notlarını açıkladı. Ezgi son anda yaptığı sorularla yetmiş almıştı. Bu not onu kurtarırdı. Ne de olsa bir sonraki sınavda hallederdi.

O gün Ezgi eve gittiğinde bir vicdan azabı yaşamaya başladı. “Acaba KareKök’ten kopya çekmekte büyük hata mı ettim?” diye düşünmeye başlamıştı. “En iyisi Gamze’ye danışayım, ne de olsa kankam” diye mırıldanarak telefonundan Gamze’ye mesaj attı;

-Gamze, ben Matematik sınavında KareKök’ten kopya çektim, ne yapacağımı bilmiyorum…

-Ezgi, bence durumu KareKök’e anlat, bence anlayış gösterip seni affeder. Ardından da beraber Hüsnü Öğretmen’ e söylersiniz. Hem biliyorsun, Hüsnü Öğretmen’in gözdesidir KareKök.

-Teşekkür ederim Gamze.

Ezgi telefonu çalışma masasına bırakıp yatağına yattı. Bir karar vermeliydi, ya KareKök’e durumu açıklayacaktı ya da vicdan azabıyla yaşamına devam edecekti. Vicdan azabı çok fena bir şeydi, sanki bir kurt içini kemiriyordu ve bu şekilde uyuması imkânsızdı. O zaman tek seçenek vardı KareKök’e durumu anlatacaktı.

Ezgi telefonunu açtı, kararı kesindi. KareKök’e mesaj atacaktı;

-KareKök, müsait misin?

-Yaa bütün sınıf bana böyle hitap ediyor. Sedat benim adım Sedaaaaaat!

-Peki, her neyse! Sedat, biri senden kopya çekse o kişiye ne yaparsın?

-Yine mi Ali benden kopya çekti yoksa?

-Hayır, bu sefer Ali değil, ben kopya çektim.

-Sen mi? Benim tanıdığım Ezgi kopya karşıtıdır.

-Ya olan oldu. Sınavdan önceki dört gün Ali, ben, Gamze ve Selin bilgisayardan turnuva yapıyorduk ve hiç ders çalışamadım.

-Hımmm, şimdi anlaşıldı. Peki bunu Hüsnü Öğretmen’e anlattın mı?

-Hayır, çok kızar.

-Yarın beraber anlatırız o zaman. Bir seferlik affeder. Ama bir daha benden kopya çekersen ben de affetmem.

-Tamam, teşekkürler.

Ezgi telefonunu kapattı ve başını yastığına koydu. Gözlerini kapadı ve uyuyakaldı.

—–o—–

-Ezgi! Kalk sabah oldu kızım! Okul kıyafetlerinle yatmışsın!

Ezgi zar zor gözlerini açtı, akşam uyuya kalmıştı. Yataktan doğruldu ve saate baktı. Olamaz! Geç kalmıştı! Hızlıca hazırlanıp okula doğru yola çıktı.

Okula koşarak gitmek zorunda kalmıştı. Çünkü okul servisini kaçırmıştı. Okul kapısına gittiğinde kapı kapalıydı, galiba o kadar geç kalmıştı ki kapılar kapanmıştı. Kapının önüne oturdu ve beklemeye başladı.

Yaklaşık otuz dakika sonra on üç numaralı servis okula girdi. Nasıl olurdu? On üç numaralı servis okula hep erken gelirdi. Kol saatine baktı, saat 08.00’di. Uyku sersemliği ile akrep ile yelkovanın yerini karıştırmış olmalıydı. Geç kalmamıştı aksine erken gelmişti. Ayrıca bu servis Gamze ve KareKök’ün (dili KareKök’e alışmıştı, Sedat demek çok zor geliyordu) servisiydi. Ezgi servisin arkasından okula doğru koştu. Gamze ve KareKök servisten indiklerinde nefes nefese bir Ezgi ile karşılaştılar.

“Ooooo, sen bu saatte okula gelir miydin Ezgi” diye dalga geçti Gamze.

“Of hadi geyik yapma da KareK-Pardon Sedat’la Hüsnü Öğretmen’ e gidelim!”

Ezgi ve KareKök koşarak Öğretmenler Odası’na gittiler. Şanslarına Hüsnü Öğretmen oradaydı. KareKök söz aldı;

“Öğretmenim, size bir şey söyleyebilir miyiz?”

“Tabii çocuklar”

KareKök durumu Hüsnü Öğretmen’e anlattı. Hüsnü Öğretmen KareKök’ü dışarı yollayıp Ezgi’ye nasihatte bulundu ve kopya çektiğini itiraf ettiği için onu affetti.

Ezgi dışarı çıktığında KareKök ve Gamze’nin onu beklediğini gördü.

“Eee, ne dedi?”

“Puanını kırdı mı?”

“Müdüre mi söyleyecekmiş?” sorularının ardından Ezgi onlara;

“Hatamı fark ettiğim için beni affetti, ama bir daha yaparsam affetmeyecekmiş” diyerek bütün soruları cevaplamış oldu. Ardından KareKök ve Gamze ile beraber sınıfa doğru yürüdüler.

Ezgi utançla kendi kendine bir söz vermişti; Bundan sonra asla kopya çekmeyecekti. Ayrıca önceliği dersleri olacaktı, bilgisayar oyunları ya da farklı şeyler değil.

 

Yazan: Betül Sayın

Hayat

Çalışmak zorundaydı…

Annesi kardeşine bakarken o çalışmak zorundaydı. Babasını bir ay önce trafik kazasında kaybetmişti.

O zamandan beri yaşantısı değişmişti…

Ata, on iki yaşında ortaokula giden bir oğlandı. Okula devam edip aynı zamanda çalışması gerekiyordu. Bunu yapması gerçekten zordu. Sabahları okula gidiyor, akşamları sokakta bir şeyler satıyordu.

O gün okula yeni biri çocuk gelmişti. Ata’nın hiç arkadaşı yoktu, belki bu çocuk onun arkadaşı olabilirdi.

Teneffüste çocukla tanıştı. Çocuğun adı Mete’ydi. Mete, zengin ve varlıklı bir ailenin çocuğuydu ama buna rağmen Ata’yla yakın arkadaş olmuştu.

Bir hafta boyunca Mete, Ata’yla beraber çalışmaya gidiyor ona yardım ediyordu. Ata artık çalışmaktan daha çok zevk alıyordu.

Zaman akıp geçmişti, Ata artık yedinci sınıf olmuştu ama okula devam edemeyecekti. Bu haberi Mete’ye söylediğinde Mete çok üzülmüştü.

Bir ay boyunca her gün çalıştı, bir gün yanına bir adam geldi ve bir mektup bırakıp gitti. Ata mektubu açtı ve okumaya başladı.

“Sevgili Ata, uzun zamandır görüşemiyoruz. Seni çok özledim, okula geri dönmeni istiyorum ama dönemeyeceğini biliyorum. Bu konuyu babamla konuştum ve sana bir miktar para yolladım, lütfen kabul et.

Sevgiler, Mete.”

Ata çok duygulanmıştı, hemen eve gidip zarfı annesine verdi.

İki hafta sonra okula başlamıştı ve Ata artık okuldan sonra sokaklarda değil Mete’nin babasının iş yerinde çalışıyordu. Yavaş yavaş ailesinin durumu düzeliyordu. Mete’ye ne kadar teşekkür etse azdı, dostlukları hiç bitmeyecekti.


Fotoğraf sanatçısı: Tolga Gümüşay

Gerçek Arkadaşlık

Kalemini bıraktı ve başını şiirine koyup uyudu. Artık karar vermişti, şair olmak ona göre değildi.

Alp on üç yaşında sekizinci sınıfa giden bir çocuktu. Edebiyata meraklıydı, iki yıldır şiir yazıyordu fakat yazdığı şiirlerin hiç birini beğenmiyordu. Ailesi ona gelecekte iyi bir şair olacağını ve yazdığı şiirlerin güzel olduğunu söylüyordu. Alp ise şiirleri için tam tersini düşünüyordu.

Çalar saatinin alarmıyla kalktı. Bugün dershanede deneme sınavına girecekti. Sınavdan sonra arkadaşları evine geleceklerdi ve hep beraber film izleyeceklerdi.

Sınavda dikkati dağılıyordu. Önünde oturan Kerem’in ayağını sallaması, sınav gözetmeninin sınıfta yürümesi ve kâğıt hışırtıları dikkatini dağıtmaya yetiyordu. Sınavı zar zor tamamladı. Sınav kitapçığını ve optik formunu sınav gözetmenine verdi. Annesi ve arkadaşlarının onu beklediğini gördü ve yanlarına hızlıca gitti.

Eve geldiklerinde arkadaşlarıyla film seçmeye başladılar. Kimse kimsenin seçtiğini izlemek istemiyor, herkes farklı bir filmi izlemek istiyordu. O sırada kapı çaldı, pizza siparişi gelmiş olmalıydı. Alp salondaki kargaşadan çıkarak kapıdaki pizzayı aldı. Pizzayı tabaklara koymak için mutfağa götürdü. Annesiyle birlikte tabaklara koydular. Salona gittiğinde arkadaşı Kerem sehpanın üstünde duran şiir defterini almış, Alp’in şiirlerini yüksek sesle Salih ve Mehmet’ e okuyordu. “Hadi ama Kerem! Daha içeri gideli on dakika olmadı. Ne ara okumaya başladın da son şiire geldin?” dedi dalga geçerek Alp. “Onu boş ver de şiirlerin çok güzel, bence yazmaya devam edip bunları bir kitap yaptırmalısın” dedi Kerem. Salih ve Mehmet’te Kerem’in düşüncesini onayladılar. “Eh, sizin için denerim o zaman” dedi Alp.

Dört arkadaş bulmak biraz zor olsa da ortak bir film açtılar. Filmi izleyip pizzalarını yediler. Film bitince artık gitme vakti gelmişti. Saat çok geç olmuştu. Alp arkadaşlarını uğurlayıp odasına gitti. Yatağına sırt üstü uzandı ve ellerini başının altına koyup düşüncelere daldı.

Uyandığında saat sabah altıydı, akşam uyuya kalmıştı. Çalışma masasına oturdu ve masa lambasını açtı. Şiir yazmaya başladı. Bir saat, iki saat, üç saat, dört saat… Zaman akıp gidiyordu. Alp şiir yazmayı bıraktığında öğlene geliyordu. Hızlıca bir şeyler atıştırıp arkadaşlarını aradı, onlara hemen evlerinin orda ki parka gelmelerini söyledi.

Arkadaşlarının parka gelmesi kısa sürdü çünkü evleri parka yürüme mesafesindeydi. Arkadaşlarına sabah yazdığı şiirleri okudu. Kerem hepsinin fotoğrafını çekti. Alp o kadar mutluydu ki nedenini sorgulamadı.

Bir ay böyle geçip gitti. Alp her gün şiir yazıyor ve yazdığı şiirleri arkadaşlarına okuyordu. Bir gün Kerem elinde bir hediye paketiyle parka gelmişti. Paketi Alp’e uzattı ve “Bu senin için, umarım beğenirsin.” Dedi. “Ne gerek vardı şimdi buna Kerem?” dedi Alp. Hediye paketini açtı, içinde bir kitap vardı. Kitabın adı ‘Asla Pes Etme’ idi. Alp kitabı incelemeye başladı. Kitap bir şiir kitabıydı ve şiirler Alp’in şiirleriydi! Heyecanla kitabın kapağına baktı. Kitabın kapağında ‘Yazan: Alp Kara’ yazıyordu. Kerem fotoğrafını çektiği şiirleri bir araya getirerek bir kitap bastırmıştı.

“Çok teşekkür ederim Kerem, bu benim hayatımda aldığım en güzel hediye!” diye bağırarak Kerem’e sarıldı.

Deniz’in Günlüğü / 06.05.2019

Sevgili günlük,

Bugün benim en sevdiğim ayın ilk günü. Yani Ramazan ayının ilk günü. Heyecanla yataktan çıktım. Bugün çok güzel bir gün olacaktı. Çünkü akşam iftara kuzenlerime gidecektim. Okula gitmek için hızlıca hazırlandım. Sonra kitap okumaya başladım. Kitabımı okurken ablam “Deniz, hadi servis geldi” diye seslendi. Okul çantamı sırtıma taktım ve ablamın yanına gittim.

Serviste yine bir karmaşa vardı. Bazıları sohbet ediyor, bazıları da oyun oynuyordu. Ablam arkadaşı Meryem’in yanına oturdu. Ben de en arkada oturan Sedef’in yanına oturdum.

Sedef oruç tutuyordu. Ben de oruç tutmak istemiştim ama annem daha küçük olduğumu söyleyerek oruç tutmama izin vermemişti. Sedef benden bir yaş büyüktü. Onunla serviste tanışmıştık. Sedef’in uzun, kumral renkte saçları ve ela rengi gözleri vardı. Sedef’le gözlerimizin rengi aynıydı ama benim saçım kısa ve kahverengiydi.

Sınıfa girerken arkadaşlarıma selam verdim. Sonra kimlerin oruçlu olduğunu sordum. Sınıfın yarısından fazlası oruç tutuyormuş. Bunu öğrendikten sonra “Keşke ben de oruç tutsaydım” diye geçirdim içimden.

Son dersin son dakikaları geçmek bilmiyordu. Hala çok heyecanlıydım. Zil çaldı ve ben koşarak servise gittim.

Eve geldiğimizde ablam ve ben üstümüzü değiştirdik. Ardından babam geldi ve hep beraber kuzenimin evine gittik.

Kuzenlerimle satranç oynadık. Zaman çok hızlı geçti. İftar saati geldi. Oruç tutmasam bile iftarın gelmesini dört gözle beklemiştim. Yengem çok güzel bir sofra hazırlamıştı. Yemekte anneme ertesi gün oruç tutmak için ısrar ettim ve annem ısrarlarıma dayanamayıp oruç tutmama izin verdi, çok mutlu oldum.

İftardan sonra kuzenlerimle biraz daha vakit geçirdik. Sonra gitme vaktimiz geldi. Eve geldiğimizde pijamalarımı giyip erkenden yattım, çünkü sahura kalkacağım.

Öküzün Ressamlığı

“Of, of. Bu da olmadı. Ne zaman Pablo Picasso gibi güzel resim çizeceğim? Asla! Çünkü o bir deha. Ben de keşke bir deha olabilsem. Ama ben daha kırlarda otlayan bir öküzün resmini bile çizmeyi beceremiyorum. Aman boş versene, gören de deli sanacak. Haha. Kendi kendime konuşup duruyorum.”

Beş dakika boyunca resmime baktım. Sonra da öfkeyle paletimi tuvalin altındaki yere asıp çantamdan gazozumu çıkardım. Sandviçimi de aldım ve sandalyeye oturup yemeye başladım. Yerken de bir yandan resmime bakıyordum. Daha aradan iki dakika geçmeden resim çizemediğim için sinirlerim bozuldu ve birden yerimden fırladım. Sandalyemi resmimin zıt yönüne doğru çevirdim ve sakin olmaya çalıştım.

Biraz sonra arkamdan bazı seslerin geldiğini işittim. Hışımla arkamı döndüm. Bir de ne göreyim! Öküz, kuyruğu ile paletteki bütün boyaları karıştırıp, kuyruğunu resmin üzerinde gezdiriyordu. Aslında renklerin karmaşası güzel bir görüntü oluşturmuştu.

Bu fırsat hiç kaçırılır mı? Resmimi alıp kasabaya koştum. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum:

– Resmime bakın! Resmime bakın, diye. Eee, neredeyse herkes elli yaşlarında bir adamın, yollarda elinde bir resim ile koşmasına hayret edip, peşimden geliyorlardı.

Kasabanın meydanına gelince durdum. Kalabalığın önünde resmimi kaldırıp “İmza isteyen var mı?” diye bağırdım.

Yıllardır bu anı bekliyordum. Etraf çok kalabalık değildi ama ben yine de imzamı attım.

 

Fareye Kanan Tavuk

Fareye Kanan Tavuk

Günlerden bir gün, bir tane çiftlikte bir fare ve kümeste bir tane de tavuk varmış. Bu tavuklar üç günde bir yumurtlarmış. Bir de çiftlik sahibinin oğlu Kağan yumurta toplamayı çok severmiş. Kağan’ın bir tane de sepeti varmış. Her gün yumurtaları bu sepete doldurur, sonra da yumurtaları evine götürürmüş. Kahvaltıdan sonra da sepeti tekrar kümesin kapısının önüne koyarmış.

Bir gün fare, anne tavuğu kandırıp onu kümesten dışarı çıkarmış. Anne tavuk kuluçkada yattığı için dışarı çıkmak istememiş ama farenin ısrarlarına dayanamayıp dışarı çıkmış. O sırada Kağan içeri girmiş ve yumurtaları almış. Aslında yanlış yumurtaları almış. Yani içinde civciv olan yumurtaları almış. Evinin yolunu tutmuş. İki dakika sonra da anne tavuk kümese geri dönmüş. Bir de bakmış ki bütün yumurtaları gitmiş. Kümesinde üzgün üzgün oturmuş.

Fare de, Kağan’ın kümesten çıktığını görünce onu izlemeye başlamış. Kağan evine varmak üzereyken fare, hassas kulaklarıyla “cik cik, cik cik” diye sesler duymuş. Ama Kağan bu kadar hassas kulaklara sahip olmadığı için bu sesleri duyamamış.

Ve sepetten birer birer civcivler atlamaya başlamış. Kağan çok yorulduğu için civcivleri görmemiş. Fare civcivleri görünce hemen evine koşmuş. Çünkü civcivler ona zarar verebilirmiş.

Toplamda on tane civciv koşarak annelerinin yanına gitmiş. Anne tavuk yavruları görünce çok mutlu olmuş ve bir daha başkalarına kolay kolay kanmamış.

 

4 KUZEN TAKIMI

BÖLÜM 1 – ORMAN

– Ecem, hadi gel, korkak olma!

– Be-benn ko-ko-korkak değilim. Sa-sadece ormanları sevmiyorum. A-ayrıca se-sende bazı şeylerden korkuyorsun Deniz.

– Sana boşuna demedik biz de gelelim diye Ecem.

Dört kuzen, gece evden kaçıp ormana gelmişlerdi. Çünkü Deniz telefonunu sabah ormana pikniğe gittiklerinde kaybetmişti. Onu bulmaları gerekiyordu.

– Mehmet, Ali  ve Ecem, hanginiz telefonunu yanına aldı?

– Ben aldım, dedi Mehmet. Aralarında en cüsseli olan oydu.

– O zaman benim telefonumu çaldır!!!

– Tamam, sakin ol, dedi Ali. Ses şuradaki labirentten geliyor.

– Deniz, bu arada Ecem nerede? dedi Mehmet, ikizinin kaybolmasından korkarak.

– Buradayım, diye tırsmış bir ses geldi.

Hemen ardından labirente girdiler.

– Sakın birbirimizden ayrılmayalım. Şimdi yoklama yapacağım.

– Mehmet!

– Burada!

– Ali!

– Burada!

– Ecem!

Cevap yok. O sırada önlerindeki çıkmaz duvarda kocaman bir dikdörtgen belirdi. Bu dikdörtgen o kadar parlaktı ki, Mehmet bile gözlerini açamadı. O sırada biri yere yığıldı. Ama çok aydınlık olduğu için onun kim olduğunu bilemiyorlardı.

Dikdörtgen geldiği gibi kayboldu. Deniz’in el fenerini yere doğrultup çığlık atması bir oldu. Çığlık atmasıyla Ali ve Mehmet yerlerinden sıçradılar. Onlar da yere bakınca Mehmet:

– Olamaz, dedi.

Ecem, toz toprak içinde yerde yatıyordu. Ali hemen Ecem’i doğrulttu ve;

– Galiba bayılmış, dedi.

On beş dakika sonra Ecem iniltiler çıkararak uyandı. Mehmet;

– İyi misin? diye sordu. Kız cevap verdi;

– İyiyim. Bir çukura düşmüştüm. Sonra çok parlak bir üçgen belirdi ve beni içine çekti. Kendimi aşağıya düşüyor gibi hissettim. Sonra beyaz zırhlı bir şövalye mavi, tıpkı elmas gibi parlayan bir kılıçla bir dikdörtgen çizdi. Çizerken ben galiba bayılmışım.

BÖLÜM 2 – BU NE BÖYLE?

– Ali, neredesin? dedi Deniz.

– Bir türlü bir arada duramıyoruz!

– Benim karnım gurulduyor.

– Bebek gibisin Ecem!

– Sinirlenme Deniz.

İşte Mehmet cümlesini bitirdiği anda, ağaçlardan en büyüğünün üstünde bir daire belirdi.

– Yine mi? dedi Deniz.

O sırada beyaz zırhlı, parlak elmas gibi bir kılıcı olan şövalye üç çocuğu tuttuğu gibi dairenin içine çekti.

– İmdat! dedi Deniz. Ardından etraf çok karanlık olduğu için hepsi gözlerini kapattı.

Mehmet gözünü açtığında kendisini bir yarasanın üzerinde buldu. Var gücüyle bağırmak istedi ama tir tir titrediği için  beceremedi. Deniz’i uyandırmaya çalıştı.

Deniz gözünü açtığında, “Ne oldu?” diye sordu. Mehmet yan taraflarındaki yarasanın üstünü gösterdi.

Eren gözünü açtığında zırhlı şövalyenin kucağında olduğunu gördü. Kalktığında ise bir yarasanın üstünde olduğunu anladı.

– Neredeyiz biz? diye zırhlı şövalyeye sordu.

– Devler ülkesinin en ıssız adasındayız.

Ardından yandaki yarasa onlara doğru yaklaştı ve zırhlı şövalyeyle birlikte yarasaya atladılar.

BÖLÜM 3 – GİZEMLİ ADA

– Burada başka canlı var mı?

– Nerede uyuyacağız?

– Ali nerede?

– Buradan nasıl kurtulacağız?

– Ben çok acıktım!

Diyordu 3 kuzen. Her kafadan ayrı ayrı ses çıkıyordu.

– Tamam, yeter! dedi zırhlı şövalye. Burada başka canlı yok ama ölü var!

– Neee! diye bağırdı üç kuzen.

– Ali’yi kara şövalye çaldı. Buraya onu kurtarmaya geldik.

– Ve burada ölüler olduğu için ölü yiyecekleri var.

Ardından şövalye bir kare çizdi, sonra tek tek içine atladılar.

Kendilerini bir geminin içinde buldular. Karşılarında yine aynı ada vardı.

Gemi yavaş yavaş batmaya başladı. Şövalye:

– Olamaz,  deyip bir daire çizdi ve yine adadalardı.

– Buradan kurtuluş yok, dedi şövalye.  Mehmet çantasından 4 tane elma çıkardı. Kuzenlerine verdikten sonra Ali’nin hakkını da şövalyeye verdi. Şövalye teşekkür etti. Suları yoktu, evleri yoktu. Ama şövalye bir ağacın tepesine çıkıp havaya büyük bir ev çizdi. Sonra ev birden belirdi. Sonra bir fıçı çizdi ve içine de su çizdi. Ve;

– Bunlarla idare edelim. Bir, iki gün sonra size güçlerinizi öğreteceğim, kara şövalyeyi yenmemiz gerekiyor.

Üç kuzenin ağızları kulaklarına vardı.

DEVAM EDECEK!

Prenses Benkıs

Gözlerimi açtığımda etrafımda bir sürü mantar vardı. Ama içlerinde en hoşuma gideni çok süslü bir mantardı. Sonra o süslü mantar yanıma yaklaştı ve beni havaya kaldırdı.

– İşte prensesimiz, dedi.

Çok heyecanlanmıştım.

Şimdi ise 18 yaşımdayım. O zamandan beri babamı hiç görmedim.Acaba o nasıl biriydi? Annem ona benzediğimi söyler. Babamı annemler yeni evlendiğinde olan bir savaşta kaybetmişiz. Savaşta 15 tane karga bize saldırmış. Kargaların elebaşı babamı kaptığı gibi götürmüş…

Yarın hayatımın en önemli yarışması var; Güzellik Yarışması. Babam ile annem bu yarışmaya katılmışlar. Ve bütün mantarlar arasından en güzeli babam seçilmiş.

Sabah erkenden kalktım. 4 yıldım yaşım tutmadığı için bu yarışmaya giremiyordum. Ama bu yıl girdim. Hemen hazırlanıp otobüse bindim. Prenses olduğum belli olmasın diye üstüme siyah pelerinimi giyip kapşonumu yüzüme kapatmıştım.

Yarışmaya gelince hemen elli birinci kartı alıp yerime geçtim. İlk sekiz turu da geçtim. Dokuzuncu turu da çok zor geçtim. Sıra onuncu tura gelmişti. Bu final demekti. Sadece KaraMan ile ben kalmıştım. KaraMan siyah bir mantar olduğu için makyajını da siyah yapıyordu. Ama gerçekten çok güzeldi. Onu çok kıskandım. Biri bana dokunsa ağlayabilirdim. Yarım saat sonra içeri ProMan girdi. Meğerse KaraMan hile yapıp üzerine güzellik iksiri dökmüş. Böylece yarışmayı ben kazanmıştım 🙂

Tavşan Taki

 

O gün hava çok sıcaktı. Taki, Mırnav ve Lala ile oynuyordu. Sonra Mırnav’ın arkadaşı Kake gelince, Mırnav Kake’yle oynamaya başladı. Ardından Lala;

– Eyvah, şimdi köy okulundaki öğrenciler çıkacak. Koş Taki, dedi. Taki de:

– Ne olacak ki, diye yanıt verdi Taki. Ardından zil çaldı. Çocuklar Taki’yi fark etmeyip üzerine koşmaya başladılar. Taki de korktuğum için kaçamadı. Çocuklar Taki’yi   tekmelediler. Meğerse Minik’de onları uzaktan gözlüyormuş. Koştura koştura Lala’nın yanına geldi. Ve;

– Taki’nin başı dertte! Biri Taki’yi tekmeledi, dediği zaman, Lala:

– Nerede, diye sordu.

– Okulun kapısının önünde.

– Teşekkür ederim Minik. Sen burada bekle. Ben Taki’ye yardım etmeye gideceğim.

Lala, saklana saklana okulun kapısının önüne gitti ve bir kız çocuğunun Taki’yi alıp kendi evine götürdüğünü gördü. Taki, yarı uykulu yarı bayılmış bir şekilde duruyordu. Ardından kız koşarak eve gitti. Lala Taki’ye bir şey olabilir korkusuyla titremeye başladı.

Kız, Tavşan Taki’yi eve getirdiğinde annesi;

– İyi yapmışsın. Hayvanlara yardım etmek güzel bir şey, dedi ve kız annesiyle birlikte Taki’nin yaralı bacağını sardı. Sonra bir kutunun içine bebek battaniyesi serip tavşan Taki’yi kutuya koydular. Kutuyu da sobanın yanına koydular. Ve her gün bacağını kontrol ettiler.

Bir hafta sonra Taki iyileşmişti. Tavşan Taki koşa koşa Lala ve Minik’in yanına gitti. Ve olanları anlattı. Bundan sonra mutlu yaşadılar.

Arabadaki Leylek

Leylek yolda iki tekerlekli bir araba gördü. Sonra arkadaşı ve kardeşi bu leyleğin yanına geldiler. Ardından onlar da arabayı fark etti. Leyleğin kardeşi arabaya bindi. Ama bir sorun vardı. Araba dik durmuyordu. Leyleğin kardeşi çok üzüldü. Çünkü uzun bir yoldan geliyordu. Çok yorulmuştu. Leyleklerden biri de arabanın dik durmadığını fark etti. Bunu diğer leyleğe açıkladı ve beraber bir karar aldılar. Büyük olan iki leylek küçük leyleği arabayla götürecekti. Hemen arabayı sürmeye yani ittirmeye başladılar. Küçük olan çok mutluydu. Çünkü hem etrafı izliyor, hem oturuyor, hem de yolculuk ediyordu.

Bir süre sonra varmaları gereken yere vardılar. Ama küçük leylek hiç yorulmamıştı. Onu arabayla buraya kadar getiren abisine ve arkadaşına teşekkür etti. Bütün leylekler bu olay sayesinde birlikten kuvvet doğduğunu anladılar.

Üzgün Ceket

Bir mağazanın vitrininde duruyordum. Üzerimdeki resimde gökkuşaklarından arabalara kadar her şey vardı. Ama ilk günümde kimse beni almak istemedi. Ben biraz üzüldüm.

İkinci gün güzel bir kadın beni eline aldı ve incelemeye başladı. Yüzünde bir gülümseme vardı. Galiba beni beğenmişti. Biraz daha alışveriş yaptıktan sonra beni kasaya götürdü.

Güzel kadın, “Hediye paketi yapabilir misiniz?” diye sordu. Kasiyer, “Evet, yapabiliriz.” dedi.

Hemen ardından etiketimi çıkarıp beni süslü bir pakete koydu. Her yer karanlıktı, bu yüzden hiçbir şey göremiyordum.

Birkaç saat sonra çocuk çığlıkları duydum.  “Aç, aç” diye bağırıyorlardı. O anda bir çocuğun doğum gününde olduğumu anladım.

En sonunda paketten çıkarıldım. Doğum günü meğerse ormanda kutlanıyormuş. 6 yaşındaki bir kız çocuğu beni eline aldı. Annesine götürdü. “Aslı yengem bunu bana almış. Ama işi olduğu için gitti.” dedi. Ardından köpek kulübesinin yanında duran hediyelerin arasına beni koydu. Arkadaşlarıyla top oynamaya gitti.

Aniden köpek benim kolumdan tutup kulübesine aldı.Çok korktum. Çünkü çamurlanmıştım.

Bir saat sonra doğum günü partisi bitti ve beni o çamurun içinde unuttular. Artık her zaman üzgündüm…

Kim bilir, ormandaki  köpek kulübesinin içindeki çamurlu o ceket belki de hala oradadır.

error: Yazılarımı sitemden takip edebilirsiniz, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu gereği yazılarım kopyalanamaz.