Yazar Berna Olgaç ile Yazarlık Atölyesi

Yazar Berna Olgaç ile 4 hafta süren bir yazarlık atölyesi organize ettik. 20 Kasım – 18 Aralık tarihleri arasında, bol hikayeli, bol eğlenceli, bol kahkahalı bir dönem geçirdik. 50 öğrenci ile başladığımız atölyemizin sonunda tüm katılımcılara belgelerini verdik.

Matematik Sınavı

Ezgi, siyah düz saçlı ve bal rengi gözlere sahip çalışkan bir kızdı. Okuldaki yedinci sınıfların birincisi olan Ezgi, her türlü sürpriz sınavdan tam not alırdı.

Ders Matematik’ti. 7-A sınıfı bu dersi pek sevmezdi. Matematik öğretmenleri Hüsnü Öğretmen çok aksi, sinirli ve kırk yaşlarında bir öğretmendi.

Hüsnü öğretmen sınıfa elinde kâğıtlarla girince Ezgi dâhil bütün sınıftan yakarmalar yükselmeye başladı. Tabii bu yalvarıp yakarmalar Hüsnü Öğretmen “susmayanlardan yirmi puan kırarım!” deyince sona erdi.

Ezgi’yi ter basmıştı. Son bir haftadır derslerine çalışmamıştı. Çünkü dört gündür okul çıkışlarında arkadaşlarıyla bilgisayar oyunu oynamışlardı. Ayrıca bu sınavdan düşük not alırsa eğer bir daha bilgisayar oyunu oynamayı rüyasında bile göremezdi.

Hüsnü Öğretmen sınav kâğıtlarını dağıttı. Ezgi hızla sorulara göz attı. “Tamam, genel olarak yapabilirim. Eğer yapabileceklerimin hepsi doğru olursa geçer not alabilirim.” diye düşündü kaygıyla.

Yaklaşık yirmi beş dakika sonra Ezgi daha sadece bir soru yapabilmişti ve sadece on beş dakikası kalmıştı. Biraz düşündükten sonra aklına bir fikir gelmişti. Ama hayır, bunu yapamazdı. Ne olursa olsun kopya çekmeyecekti. Belki yan sırada oturan KareKök Sedat’tan bir soruya bakabilirdi. Yavaşça kafasını sola doğru çevirdi. Üçüncü soruya baktı, cevap yetmiş iki olacaktı. Ezgi cevabı sınav kâğıdına geçirdi.

Bir hafta sonra Hüsnü Öğretmen sınav notlarını açıkladı. Ezgi son anda yaptığı sorularla yetmiş almıştı. Bu not onu kurtarırdı. Ne de olsa bir sonraki sınavda hallederdi.

O gün Ezgi eve gittiğinde bir vicdan azabı yaşamaya başladı. “Acaba KareKök’ten kopya çekmekte büyük hata mı ettim?” diye düşünmeye başlamıştı. “En iyisi Gamze’ye danışayım, ne de olsa kankam” diye mırıldanarak telefonundan Gamze’ye mesaj attı;

-Gamze, ben Matematik sınavında KareKök’ten kopya çektim, ne yapacağımı bilmiyorum…

-Ezgi, bence durumu KareKök’e anlat, bence anlayış gösterip seni affeder. Ardından da beraber Hüsnü Öğretmen’ e söylersiniz. Hem biliyorsun, Hüsnü Öğretmen’in gözdesidir KareKök.

-Teşekkür ederim Gamze.

Ezgi telefonu çalışma masasına bırakıp yatağına yattı. Bir karar vermeliydi, ya KareKök’e durumu açıklayacaktı ya da vicdan azabıyla yaşamına devam edecekti. Vicdan azabı çok fena bir şeydi, sanki bir kurt içini kemiriyordu ve bu şekilde uyuması imkânsızdı. O zaman tek seçenek vardı KareKök’e durumu anlatacaktı.

Ezgi telefonunu açtı, kararı kesindi. KareKök’e mesaj atacaktı;

-KareKök, müsait misin?

-Yaa bütün sınıf bana böyle hitap ediyor. Sedat benim adım Sedaaaaaat!

-Peki, her neyse! Sedat, biri senden kopya çekse o kişiye ne yaparsın?

-Yine mi Ali benden kopya çekti yoksa?

-Hayır, bu sefer Ali değil, ben kopya çektim.

-Sen mi? Benim tanıdığım Ezgi kopya karşıtıdır.

-Ya olan oldu. Sınavdan önceki dört gün Ali, ben, Gamze ve Selin bilgisayardan turnuva yapıyorduk ve hiç ders çalışamadım.

-Hımmm, şimdi anlaşıldı. Peki bunu Hüsnü Öğretmen’e anlattın mı?

-Hayır, çok kızar.

-Yarın beraber anlatırız o zaman. Bir seferlik affeder. Ama bir daha benden kopya çekersen ben de affetmem.

-Tamam, teşekkürler.

Ezgi telefonunu kapattı ve başını yastığına koydu. Gözlerini kapadı ve uyuyakaldı.

—–o—–

-Ezgi! Kalk sabah oldu kızım! Okul kıyafetlerinle yatmışsın!

Ezgi zar zor gözlerini açtı, akşam uyuya kalmıştı. Yataktan doğruldu ve saate baktı. Olamaz! Geç kalmıştı! Hızlıca hazırlanıp okula doğru yola çıktı.

Okula koşarak gitmek zorunda kalmıştı. Çünkü okul servisini kaçırmıştı. Okul kapısına gittiğinde kapı kapalıydı, galiba o kadar geç kalmıştı ki kapılar kapanmıştı. Kapının önüne oturdu ve beklemeye başladı.

Yaklaşık otuz dakika sonra on üç numaralı servis okula girdi. Nasıl olurdu? On üç numaralı servis okula hep erken gelirdi. Kol saatine baktı, saat 08.00’di. Uyku sersemliği ile akrep ile yelkovanın yerini karıştırmış olmalıydı. Geç kalmamıştı aksine erken gelmişti. Ayrıca bu servis Gamze ve KareKök’ün (dili KareKök’e alışmıştı, Sedat demek çok zor geliyordu) servisiydi. Ezgi servisin arkasından okula doğru koştu. Gamze ve KareKök servisten indiklerinde nefes nefese bir Ezgi ile karşılaştılar.

“Ooooo, sen bu saatte okula gelir miydin Ezgi” diye dalga geçti Gamze.

“Of hadi geyik yapma da KareK-Pardon Sedat’la Hüsnü Öğretmen’ e gidelim!”

Ezgi ve KareKök koşarak Öğretmenler Odası’na gittiler. Şanslarına Hüsnü Öğretmen oradaydı. KareKök söz aldı;

“Öğretmenim, size bir şey söyleyebilir miyiz?”

“Tabii çocuklar”

KareKök durumu Hüsnü Öğretmen’e anlattı. Hüsnü Öğretmen KareKök’ü dışarı yollayıp Ezgi’ye nasihatte bulundu ve kopya çektiğini itiraf ettiği için onu affetti.

Ezgi dışarı çıktığında KareKök ve Gamze’nin onu beklediğini gördü.

“Eee, ne dedi?”

“Puanını kırdı mı?”

“Müdüre mi söyleyecekmiş?” sorularının ardından Ezgi onlara;

“Hatamı fark ettiğim için beni affetti, ama bir daha yaparsam affetmeyecekmiş” diyerek bütün soruları cevaplamış oldu. Ardından KareKök ve Gamze ile beraber sınıfa doğru yürüdüler.

Ezgi utançla kendi kendine bir söz vermişti; Bundan sonra asla kopya çekmeyecekti. Ayrıca önceliği dersleri olacaktı, bilgisayar oyunları ya da farklı şeyler değil.

 

Yazan: Betül Sayın

Hayat

Çalışmak zorundaydı…

Annesi kardeşine bakarken o çalışmak zorundaydı. Babasını bir ay önce trafik kazasında kaybetmişti.

O zamandan beri yaşantısı değişmişti…

Ata, on iki yaşında ortaokula giden bir oğlandı. Okula devam edip aynı zamanda çalışması gerekiyordu. Bunu yapması gerçekten zordu. Sabahları okula gidiyor, akşamları sokakta bir şeyler satıyordu.

O gün okula yeni biri çocuk gelmişti. Ata’nın hiç arkadaşı yoktu, belki bu çocuk onun arkadaşı olabilirdi.

Teneffüste çocukla tanıştı. Çocuğun adı Mete’ydi. Mete, zengin ve varlıklı bir ailenin çocuğuydu ama buna rağmen Ata’yla yakın arkadaş olmuştu.

Bir hafta boyunca Mete, Ata’yla beraber çalışmaya gidiyor ona yardım ediyordu. Ata artık çalışmaktan daha çok zevk alıyordu.

Zaman akıp geçmişti, Ata artık yedinci sınıf olmuştu ama okula devam edemeyecekti. Bu haberi Mete’ye söylediğinde Mete çok üzülmüştü.

Bir ay boyunca her gün çalıştı, bir gün yanına bir adam geldi ve bir mektup bırakıp gitti. Ata mektubu açtı ve okumaya başladı.

“Sevgili Ata, uzun zamandır görüşemiyoruz. Seni çok özledim, okula geri dönmeni istiyorum ama dönemeyeceğini biliyorum. Bu konuyu babamla konuştum ve sana bir miktar para yolladım, lütfen kabul et.

Sevgiler, Mete.”

Ata çok duygulanmıştı, hemen eve gidip zarfı annesine verdi.

İki hafta sonra okula başlamıştı ve Ata artık okuldan sonra sokaklarda değil Mete’nin babasının iş yerinde çalışıyordu. Yavaş yavaş ailesinin durumu düzeliyordu. Mete’ye ne kadar teşekkür etse azdı, dostlukları hiç bitmeyecekti.


Fotoğraf sanatçısı: Tolga Gümüşay

Gerçek Arkadaşlık

Kalemini bıraktı ve başını şiirine koyup uyudu. Artık karar vermişti, şair olmak ona göre değildi.

Alp on üç yaşında sekizinci sınıfa giden bir çocuktu. Edebiyata meraklıydı, iki yıldır şiir yazıyordu fakat yazdığı şiirlerin hiç birini beğenmiyordu. Ailesi ona gelecekte iyi bir şair olacağını ve yazdığı şiirlerin güzel olduğunu söylüyordu. Alp ise şiirleri için tam tersini düşünüyordu.

Çalar saatinin alarmıyla kalktı. Bugün dershanede deneme sınavına girecekti. Sınavdan sonra arkadaşları evine geleceklerdi ve hep beraber film izleyeceklerdi.

Sınavda dikkati dağılıyordu. Önünde oturan Kerem’in ayağını sallaması, sınav gözetmeninin sınıfta yürümesi ve kâğıt hışırtıları dikkatini dağıtmaya yetiyordu. Sınavı zar zor tamamladı. Sınav kitapçığını ve optik formunu sınav gözetmenine verdi. Annesi ve arkadaşlarının onu beklediğini gördü ve yanlarına hızlıca gitti.

Eve geldiklerinde arkadaşlarıyla film seçmeye başladılar. Kimse kimsenin seçtiğini izlemek istemiyor, herkes farklı bir filmi izlemek istiyordu. O sırada kapı çaldı, pizza siparişi gelmiş olmalıydı. Alp salondaki kargaşadan çıkarak kapıdaki pizzayı aldı. Pizzayı tabaklara koymak için mutfağa götürdü. Annesiyle birlikte tabaklara koydular. Salona gittiğinde arkadaşı Kerem sehpanın üstünde duran şiir defterini almış, Alp’in şiirlerini yüksek sesle Salih ve Mehmet’ e okuyordu. “Hadi ama Kerem! Daha içeri gideli on dakika olmadı. Ne ara okumaya başladın da son şiire geldin?” dedi dalga geçerek Alp. “Onu boş ver de şiirlerin çok güzel, bence yazmaya devam edip bunları bir kitap yaptırmalısın” dedi Kerem. Salih ve Mehmet’te Kerem’in düşüncesini onayladılar. “Eh, sizin için denerim o zaman” dedi Alp.

Dört arkadaş bulmak biraz zor olsa da ortak bir film açtılar. Filmi izleyip pizzalarını yediler. Film bitince artık gitme vakti gelmişti. Saat çok geç olmuştu. Alp arkadaşlarını uğurlayıp odasına gitti. Yatağına sırt üstü uzandı ve ellerini başının altına koyup düşüncelere daldı.

Uyandığında saat sabah altıydı, akşam uyuya kalmıştı. Çalışma masasına oturdu ve masa lambasını açtı. Şiir yazmaya başladı. Bir saat, iki saat, üç saat, dört saat… Zaman akıp gidiyordu. Alp şiir yazmayı bıraktığında öğlene geliyordu. Hızlıca bir şeyler atıştırıp arkadaşlarını aradı, onlara hemen evlerinin orda ki parka gelmelerini söyledi.

Arkadaşlarının parka gelmesi kısa sürdü çünkü evleri parka yürüme mesafesindeydi. Arkadaşlarına sabah yazdığı şiirleri okudu. Kerem hepsinin fotoğrafını çekti. Alp o kadar mutluydu ki nedenini sorgulamadı.

Bir ay böyle geçip gitti. Alp her gün şiir yazıyor ve yazdığı şiirleri arkadaşlarına okuyordu. Bir gün Kerem elinde bir hediye paketiyle parka gelmişti. Paketi Alp’e uzattı ve “Bu senin için, umarım beğenirsin.” Dedi. “Ne gerek vardı şimdi buna Kerem?” dedi Alp. Hediye paketini açtı, içinde bir kitap vardı. Kitabın adı ‘Asla Pes Etme’ idi. Alp kitabı incelemeye başladı. Kitap bir şiir kitabıydı ve şiirler Alp’in şiirleriydi! Heyecanla kitabın kapağına baktı. Kitabın kapağında ‘Yazan: Alp Kara’ yazıyordu. Kerem fotoğrafını çektiği şiirleri bir araya getirerek bir kitap bastırmıştı.

“Çok teşekkür ederim Kerem, bu benim hayatımda aldığım en güzel hediye!” diye bağırarak Kerem’e sarıldı.

Bölüm 1 – Hayatımdaki Gerçekler

Bugün de her gün olduğu gibi benimle “Vampir Aleyna Gece ” diye konuştu sınıf arkadaşlarım. Aklınızdaki soruyu biliyorum “Neden vampir?“ diye düşünüyorsunuz. O zaman açıklayayım: Vampirlerin sahip olduğu gibi köpek dişlerim uzun ve diğer dişlerime göre büyük. Aynı zamanda (Neden bilmiyorum) babam gündüz çalışmak yerine GECE mesaisi yapıyor.

Her zamanki gibi eve koşarak gittim. Arkadaşlarımın alaylarını unutmak için bir spor arabayla yarıştım ve kazandım.

Eve vardığımda babam bana ne olduğunu sordu. Bende her zamanki gibi arkadaşlarımın benimle vampir diye dalga geçtiklerini söyledim. Ama babam önceki durumlarda verdiği cevabı vermedi. Her zaman “Onların dediğine kafayı takma.” derdi. Ama bu sefer “ Ah Aleyna, ne kadar da çabuk büyüyorsun. Gel kafeye gidelim. Orada sana anlatırım.” dedi ve “Ben hazırlanacağım. Ne olur ne olmaz bavulunu da hazırla.” diyerek odasına gitti. Böylece beni kafamda büyük bir soru işaretiyle salonda bıraktı.

Birkaç dakika sonra kafamdaki büyük soru işaretiyle odama gittim. Acaba gerçekten vampir miydim? Bunu anladım da neden bavulumu hazırlıyorum? Acaba taşınıyor muyuz? İnşallah öyledir. Çünkü arkadaşlarımdan falan bezdim artık.
Babam çoğu zaman böyle garip davranır. Ama bu sefer bence ciddiydi. Hemen odama gittim. En sevdiğim elbise olan uzun gece mavisi elbisemi giydim. Bavuluma birkaç parça kıyafet , yarasa şeklinde el fenerimi ve ilk yardım malzemesi aldım. Nedense içimden bir ses almamı söylüyor. Bu yüzden ilk yardım malzemesi aldım.

Salona geri geldiğimde babam çoktan hazırdı. “Haydi gidelim.” dedi. Ben de olur diye cevap verdim. Ama kafeye yürürken babamın elinde bavulunun olmadığını gördüm. Tam babama neden bavul almadığını soracaktım ki babam “İşte geldik” dedi. Bende sormaktan vazgeçtim. Çünkü hemen neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Babam “ Bak ne diyeceğim. Sana olanları göstererek anlatsam daha iyi olacak. O zaman kafe yerine lunaparka gidiyoruz.” dedi. Olanlara bir anlam veremiyordum. Acaba vampir olmakla – ki vampir olmanın konu ile bir ilgisi var mı onu bile bilmiyorum- lunaparkın ne alakası var?

Babamla bir banka oturduk. Bir süre sonra babam “Bu seni çok zorlayacak bir konu. Bu yüzden büyümeni bekledim Aleyna. Aslında bu dünyada sadece seni iki kişi önemsiyor olabilir. Orada,benim ve uzun zaman önce taşınan annenin buluşları sayesinde, tanınan ve önemsenen birisin. Anneni özlemiş olmalısın. Onunla yakında beraber olacaksınız. O da seni çok özledi ama senin iyiliğin için özelliklerinin gelişmesini bekledik.” Benim annem gerçekten beni düşünüyor muydu? Küçükken neredeyse her seferinde kapı çaldığında “Anne geldi.” diye kapıya koşuyormuşum ve hiçbir zaman gelmiyormuş. Hâlâ gelmedi. Onu kaybettiğimizi sanıyordum. Meğer beni babamla bırakıp gitmiş, bizi terk etmiş. ”Yani o bizi terk etti ve beni çok özledi. O zaman neden çok özlediği halde hiç gelmedi” diye sitem ettim. “Tüm soruların cevabını öğreneceksin zaten Aleyna. Hadi gel. Taksi geldi.” dedi babam. Ve taksiye bindik. Babam bu sefer takside benimle birlikte arkaya oturdu.

Taksiden inince babam “İşte geldik” dedi on yıldır terk edilmiş lunaparkı göstererek. Burada mı bana göstererek anlatacaktı? ”Neden buraya geldik?” diye babama sordum. Babam cevap vermedi ve “Hadi gel Aleyna, bu taraftan.” dedi. Ama gittiği taraf, her önünden geçince içimin ürperdiği korku tünelinin girişiydi. “Peki” diye korkarak cevap verdim. “Gerçekten korkuyor musun Aleyna?” babama korkakmışım gibi görünmek istemedim. Çünkü belki benim çok korktuğumu düşünüp vazgeçebilir. Yine de yalan söylememek için “biraz” cevabını verdim. Aslında çok heyecanlıyım.

Babam tünelin başındaki vagona oturdu. “Haydi gel yanıma. Bu tünel özel bir tünel. Aslında bazı korkunç yerleri var ama bence sen cesaretli ve cesursun” dedi. Bana da kafamı evet anlamında sallamak kaldı. Çünkü çok korkuyordum. Vagonda babamın yanına iyice sokuldum.

Vagon gıcırdayarak hareket etti. Ben nefes almaya bile korkuyordum. Çünkü karşımıza ne çıkacağı belli olmazdı. Ne de olsa on yıldır kimse buraya girmemişti. Aslında belki birileri gelip buraya kaçak girenler için tuzak hazırlamış olabilir. Acaba babam da korkuyor mudur? Babamın yüzüne baktım. Babamın yüz ifadesi, sanki burası onun eviymiş gibi bir ifadeydi.

Havadan ikide bir örümcekler aşağı düşüyordu. O kadar karanlıktı ki o örümceklerin gerçek olup olmadıklarını bilmiyordum. O sırada kafamdan aşağı bir bardak kadar su döküldü ve ben çığlık attım. “Ne oldu Aleyna? Etraf çok mu karanlık geldi?” diye sordu babam. “Hayır baba, üstüme neredeyse bir bardak su döküldü” “Demek ki bu sefer sana döküldü. Bu su olayı da korku tünelinin bir parçası” dedi babam.

Korku tünelinin ortalarına doğru vagon durdu. Kalbim “Güm Güm ” diye atıyordu. O kadar sessiz bir ortamdı ki kalbimin atışını bile duyabiliyordum.

Babam “Haydi inelim” dedi ve vagondan indik. Duvarı elleriyle aramaya başladı. “İşte burada, elini buraya koy Aleyna.” El fenerimin yardımıyla duvardaki el şeklindeki yere elimi koydum. Koyar koymaz duvardan “Kişilik testi olumlu, Vampirya ‘ya hoş geldiniz” diye bir ses geldi ve duvar sağa doğru kaymaya başladı. Ben hemen birkaç adım geri çekildim ve “Ben bir vampir miydim! Ama gün ışığı beni etkilemiyor, nasıl?” diye bağırdım. Aslında şu an hayatımın en güzel anı olabilir. Karşımıza otuza yakın merdiven çıktı.

Merdivenlerden iner inmez babamdan önce içeriye koştum.

“Hey, yavaş ol Aleyna. Acelen ne?”

O kadar heyecanlıydım ki “Baba, hem annemi göreceğim hem de belki yarasa olabileceğim. Bunlardan güzel bir şey var mı?”

“Tabi ki de yok Aleyna. İstersen biraz sana etrafı tanıtayım.”

“Olur baba.”


DEVAMINI OKU – BÖLÜM 2 – Vampirya’daki Hayat


 

Bölüm 5 – Annem

Teknovardan indiğimizde ablam “Hadi gel Vampirella” dedi ve yerdeki bir kapağı açmaya çalıştı. Ben çok şaşırmıştım. Çünkü orası kanalizasyon kapağına benziyordu. Sessizce ablamı seyrettim. Ablam sanki normal bir kapı açıyormuş gibi kapağı açtı ve içeri atladı. Ben de kapak kapanırsa diye koktuğum için ablamın peşinden atladım. Burası bakkal gibi bir yerdi. Ablam bir tane çikolata aldı ve uyuyan Vankat’ın çantasına koydu. Bakkaldan çıkınca eve doğru yürümeye başladık. Ben çok heyecanlıydım.

Annemin oturduğu binaya geldiğimizde ablam duvardaki bir taşı içeriye doğru itti ve binanın en üstüne kadar bir merdiven yükseldi. Ablam “ en üst kata kadar çıkacaksın” dedi. Ablam Meylan, kardeşim Vankat ve ben yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladık. En üst kata vardığımızda ablam cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı. İçerisi kocaman bir evdi. Amerikan mutfaktı (mutfak ile salon birleşik). Evdeki çoğu eşya (buna parkeler de dahil) siyahtı. Ablam “Anne, biz geldik” diye seslendi. Merdivenlerden siyah saçlı ve mavi gözlü bir kadın indi. Üzerinde siyah ve ayaklarına kadar uzanan bir elbise vardı. Ten rengi bembeyazdı. Annem, kitaplarda okuduğum vampirlere benziyordu.
“Merhaba Vampirella” dedi annem. Ben de mutlulukla “Merhaba” dedim. Mutluluktan ağlıyordum. Ama bir şey dikkatimi çekti. Annem beni özlemişe benzemiyordu. Ben “aman boş ver” diye düşünürken annem “Uzun zamandır geceleri dünyaya geliyoruz ama seninle konuşmak daha güzel bir his”. Demek ki annemler beni görmek için geceleri yanıma geliyorlarmış ama ben uyuyormuşum. Annem bana odamı gösterdi. Dünyadaki odama çok benziyordu ama daha büyüktü. Ablamlar bana evi dolaştırdıktan sonra beraber varizyon izledik. Varizyon, televizyona çok benziyor ama elini ekrana sokarak reklamlardan (vampirce bivertler) yiyecekler alabiliyorsun, arama yapıyorsun. Bence çok mantıklı bir icat. Annemden izin alıp odamda derin bir uykuya daldım.

error: Yazılarımı sitemden takip edebilirsiniz, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu gereği yazılarım kopyalanamaz.